in ,

Zayıf Beyaz Dük’ün Dönüşü – Neil Gaiman | Çeviri Öykü

Neil Gaiman imzalı “Zayıf Beyaz Dük’ün Dönüşü” ilhamını David Bowie’den alıyor. Öykünün Türkçe çevirisi sizlerle!

Zayıf Beyaz Dük'ün Dönüşü - Neil Gaiman | Çeviri Öykü

Neil Gaiman tarafından kaleme alınan Zayıf Beyaz Dük’ün Dönüşü, Türkçe olarak yayında!

The Return of the Thin White Duke, Gaiman’ın David Bowie’den ilham alarak yazdığı bir öykü. Yazarın tanımıyla bir “hayran kurgusu”. Öyküye adını veren The Thin White Duke aslında David Bowie’nin yarattığı kişiliklerden bir tanesi. Sanatçının 1975 ve 1976 yılları arasında canlandırdığı persona, 76 yılında çıkan Station to Station albümünde, The Man Who Fell To Earth filminde, Isolar – 1976 Tour’da ve Low albümünün kapağında karşımıza çıkıyor. Kendisi ile son karşılaşmamız ise Lazarus şarkısı olur.

Kayıp Rıhtım Forum üyelerince başlatılan Aktivite Öykü Çevirileri kapsamında hazırlanan bu anlamlı öykünün Türkçe çevirisi sizlerle. İyi okumalar!


ZAYIF BEYAZ DÜK’ün DÖNÜŞÜ – Neil Gaiman

Görebildiği her şeyin hükümdarıydı; geceleyin saray balkonunda durup raporları dinlerken ve acı bir şekilde parıldayan yıldız kümeleri ve sarmallarına bakarken bile. Dünyalara hükmediyordu. Uzun zamandır bilgece ve güzellikle hükmetmeye ve iyi bir hükümdar olmaya çabalamıştı ama hükmetmek zordur ve bilgelik zahmetli olabilir. Gördü ki sadece iyi şeyler yapmak imkânsızdır hükmederken; bir şeyi parçalamadan yeni bir şey ortaya koyamazsınız. O bile her hayatı, her rüyayı, her dünyadaki her halkı önemseyemezdi.

Yavaş yavaş, anbean, küçük ölümlerden ölümlere kadar umursamayı bıraktı.

Ölmeyecekti çünkü sadece alt seviye insanlar ölürdü ve o, kimseden alt seviyede değildi.

Zaman geçti. Bir gün, zindanların derinliklerinde, yüzü kanlı bir adam Dük’e baktı ve ona bir canavara dönüştüğünü söyledi. Hemen ardından adam yok oldu; tarih kitabındaki bir dipnota döndü.

Dük takip eden günlerde bu sohbet hakkında çok düşündü ve sonunda kafasını salladı. “Hain haklıydı,” dedi. “Canavara dönüştüm. Neyse. Merak ediyorum da acaba herhangi birimiz yola canavar olmak üzere mi çıkmıştık?”

Bir zamanlar, uzun zaman önce, âşıklar vardı ama bu, Düklüğün şafağındaydı. Şimdi, dünyanın alacakaranlığında, tüm zevkler herkese serbest (ama çaba göstermeden elde ettiğimiz şeylerin değerini bilemeyiz) ve uğraşacak haleflik sorunları kalmamışken (bir gün başka birisinin Dük’ün yerini alacağını düşünmek dahi küfrün sınırlarında dolaşmaktı) artık âşıklar yoktu, tıpkı mücadele olmayışı gibi. Kendisini sanki gözleri açık ve dudaklarıyla konuşur haldeyken uyumuş gibi hissediyordu ama onu uyandıracak hiçbir şey yoktu.

Dük artık canavar olduğunu fark ettikten bir sonraki gün, her dünyadan ve her düzlemden Düklük sarayına gönderilen çiçeklerle kutlanan Yabancı Çiçekler Günü’ydü. Bir kıtayı kaplayan Düklük Sarayı’ndaki herkesin âdetten neşeli olduğu, tüm endişe ve karanlıklarından kurtulduğu ancak Dük’ün mutlu olmadığı bir gündü.

Efendisinin tüm heveslerini ve arzularını on binlerce dünyaya aktarmak için onun omzunda duran bilgi böceği “Nasıl mutlu edilirsiniz?” diye sordu. “Emredin majesteleri; imparatorluklar yükselsin ve çöksün sizi gülümsetmek için. Yıldızlar eğlenmeniz için parlayarak patlasınlar.”

“Belki de bir kalbe ihtiyacım vardır,” dedi Dük.

“On bin kusursuz insanın göğsünden on bin kalbi kopartır, parçalar, yırtar, oyar, keser veya başka bir şekilde çıkartırım,” dedi bilgi böceği. “Nasıl hazırlanmış olmalarını dilersiniz? Şefleri mi yoksa tahnitçileri mi, cerrahları mı yoksa heykeltıraşları mı ayaklandırayım?”

“Bir şeyleri önemsemeye ihtiyacım var,” dedi Dük. “Hayata değer vermem gerek. Uyanmam gerek.”

Böcek, omzunda titredi ve çıtırdadı; on bin dünyanın bilgisine erişebiliyordu ama efendisi bu ruh halindeyken ona öğüt veremezdi, bu yüzden hiçbir şey söylemedi. Endişesini seleflerine, şimdi on binlerce dünyada süslü kutularda uyuyan eski bilgi böceklerine aktardı. Böcekler kendi aralarında pişmanlıkla görüş alışverişinde bulundular çünkü zamanın enginliğinde bile bu daha önce gerçekleşmişti ve üstesinden gelmek için hazırlandılar.

Dünyaların ilk zamanlarından gelen, uzun süredir unutulmuş bir mekanizma harekete geçti. Dük, dünyasını olduğu haliyle görüp ona hiçbir değer vermeyen bir adam, zayıf yüzünde hiçbir ifade olmaksızın Yabancı Çiçekler Günü’nün son ritüelini yerine getirirken küçük kanatlı bir yaratık saklandığı çiçeğin içinden kanat çırparak dışarı çıktı.

“Majesteleri,” diye fısıldadı. “hanımımın size ihtiyacı var. Lütfen. Tek umudu sizsiniz.”

“Hanımınız mı?” diye sordu Dük.

“Yaratık Öte’den geliyor,” dedi omzundaki böcek. “Düklük yönetimini tanımayan yerlerden birinden, hayat ve ölümün ötesinde, olmak ve olmamak arasındaki diyarlardan. Kendini dışarıdan gelen dünya dışı bir orkidenin içinde saklamış olmalı. Kelimeleri birer tuzak yahut kapan. Onu yok ettireceğim.”

“Hayır,” dedi Dük “bırak kalsın.” Uzun yıllardır yapmadığı bir şeyi yaptı ve ince beyaz parmağıyla böceği okşadı. Böceğin yeşil gözleri siyaha döndü ve müthiş bir sessizliğe büründü.

Küçük yaratığı avuçlarına alıp odasına dönerken yaratık ona bilge ve asil kraliçesinden ve kraliçesini esir alan her biri birbirinden güzel, birbirinden büyük, tehlikeli ve korkunç devlerden bahsetti.

Yaratık bunları anlatırken Dük yıldızlardan hazine bulmak için Dünya’ya gelen çocuğu hatırladı çünkü o günlerde her yerde bulunmayı bekleyen hazineler vardı. Bunu hatırladığında gençliğinin düşündüğünden daha yakın olduğunu fark etti. Bilgi böceği omzunda hareketsiz yatıyordu.

“Seni neden bana gönderdi?” diye sordu küçük yaratığa ama yaratığın görevi tamamlanmıştı, artık konuşmayacaktı. Bir anda yok oldu, Düklük emriyle söndürülmüş bir yıldız gibi aniden ve kalıcı bir şekilde.

Dük odasına girdi ve devre dışı bırakılmış bilgi böceğini yatağının yanındaki kasasına yerleştirdi. Hizmetçilerine uzun, siyah bir kasayı çalışma odasına getirtti. Dük kasayı kendi açtı ve tek bir dokunuşla baş danışmanını devreye aldı. Danışman silkelendi, omuzlarını kıvırarak engerek şeklini aldı ve çatallı yılan kuyruğunu Dük’ün boynunun altındaki sinir girişine soktu.

Dük, yılana ne yapmayı düşündüğünü söyledi.

Yaşamış her düklük danışmanının zekâ ve tavsiyesine sahip olan baş danışman “Akıl kârı değil,” dedi, durumu bir an için değerlendirdikten sonra.

“Ben macera peşindeyim, bilgelik değil,” dedi Dük. Dudaklarının kenarında bir gülümsemenin pırıltıları oynaşır gibi oldu; hizmetçilerinin hatırlayamadıkları kadar uzun süredir gördükleri ilk gülümseme olabilirdi.

“O zaman, eğer fikriniz değişmeyecekse bir savaş atı alın,” dedi danışman. İyi bir tavsiyeydi. Dük baş danışmanını devre dışı bıraktı ve savaş atları ahırının anahtarını istetti. Anahtar binlerce yıldır kullanılmamıştı: Telleri paslanmıştı.

Bir zamanlar Akşam’ın Lort ve Leydilerinin her birisi için bir tane olmak üzere altı tane savaş atı vardı. Muhteşem, güzel ve durdurulamazlardı ve Dük pişmanlık duyarak Akşam’ın her hükümdarının kariyerini sonlandırmak zorunda kaldığında onların savaş atlarını yok etmeyi reddetmiş, bunun yerine onları dünyalara tehlike oluşturamayacakları bir yere koymuştu.

Dük anahtarı aldı ve açılış arpejini çaldı. Kapı açıldı ve mürekkep karası, kömür karası, kapkara savaş atı bir kedi zarafetiyle kasıla kasıla dışarıya yürüdü. Başını kaldırdı ve gururlu gözlerle dünyaya baktı.

Yoshitaka Amano

“Nereye gidiyoruz?” diye sordu savaş atı. “Neyle savaşıyoruz?”

“Öte’ye gidiyoruz,” dedi Dük. “Kiminle savaşacağımıza gelince… Bunu göreceğiz.”

“Sizi istediğiniz yere götürebilirim,” dedi savaş atı. “Size zarar vermek isteyenleri öldüreceğim.”

Dük savaş atının sırtına tırmandı. Soğuk metal, bacaklarının arasında canlı vücut gibiydi. Atı ileri sürdü.

Bir atlayıştan sonra at Uzayaltı’nın köpükleri ve akıntısında hızla koşmaya başladı: Birlikte dünyalar arasındaki delilik boyunca ilerliyorlardı. Uzayaltı boyunca ve Zamanaltı’nda sonsuza kadar yolculuk ederken (birinin hayatının saniyelerine denk gelmiyordu) Dük, kimsenin onu duyamayacağı bu yerde güldü.

“Bu bir tür tuzağa benziyor,” dedi savaş atı, galaksiler arasındaki boşluk etraflarında buharlaşırken.

“Evet,” dedi Dük “öyle olduğuna eminim.”

“Bu kraliçeyi duymuştum,” dedi savaş atı, “Ya da ona benzer bir şeyi. Yaşam ile ölüm arasında yaşıyormuş ve savaşçıları, kahramanları, şairleri ve hayalperestleri kendi kıyametlerine çağırıyormuş.”

“Doğrudur,” dedi Dük.

“Gerçek uzaya döndüğümüzde, bir pusu olmasını bekliyorum,” dedi savaş atı.

Hedeflerine ulaştıkları ve Uzayaltı’ndan varlığa doğru püskürdükleri sırada “Bu gayet olası,” dedi Dük.

Sarayın muhafızları, elçinin uyardığı kadar güzel ve bir o kadar da gaddarlardı ve bekliyorlardı.

“Ne yapıyorsun?” diye sordular, saldırmak için yaklaşırken. “Burasının yabancılara yasak olduğunu biliyor musun? Bizimle kal. Seni sevelim. Seni sevgimizle silip süpüreceğiz.”

“Kraliçenizi kurtarmaya geldim,” dedi onlara.

“Kraliçeyi kurtarmak mı?” Güldüler. “Sana bakmadan önce kelleni tabağa koydurtur. Yıllar boyu birçok kişi onu kurtarmaya geldi. Kelleleri Kraliçe’nin sarayında altın tabaklarda duruyor. Seninkisi yalnızca en tazesi olur.”

Adamlar cennetten düşmüş meleklere, kadınlar cehennemden yükselmiş iblislere benziyordu; o kadar güzellerdi ki eğer insan olsalardı Dük’ün hep arzulamış olduğu tek şey onlar olurdu. Ona yaslanıyorlar, cilt kabuğa, zırh tene değiyor ve böylece onlar Dük’ün soğukluğunu hissederken Dük de onların sıcaklığını hissediyordu.

“Bizimle kal. Seni sevelim,” diye fısıldadılar sivri pençe ve dişleriyle uzanırken.

“Sevginizin bana iyi geleceğine inanmıyorum,” dedi Dük. Açık renk saçlı, tuhaf buz mavisi gözlü olan kadınlardan biri ona uzun süre önce unuttuğu birini, uzun zaman önce hayatından çıkmış bir sevgilisini hatırlattı. Adını zihninde buldu ve acaba dönüp bakar mı, kim olduğunu bilir mi, diye yüksek sesle söyleyecekti ama savaş atı sivri pençeleriyle saldırdı ve soluk mavi gözler sonsuza kadar kapandı.

Savaş atı panter gibi hızla hareket ederken muhafızlar yere devrildi, kıvrandı ve hareketsiz kaldı.

Dük, kraliçenin sarayının önünde durdu. Savaş atından taze toprağa indi.

“Buraya yalnız devam edeceğim,” dedi. “Bekle, bir gün döneceğim.”

“Döneceğinize inanmıyorum,” dedi savaş atı. “Gerekirse zaman sonlanana kadar bekleyeceğim ama yine de sizin için korkuyorum.”

Dük dudaklarını atın başındaki kara çeliğe dokundurdu ve ona veda etti. Kraliçeyi kurtarmak için yürümeye başladı. Dünyalara hükmetmiş ve ölmeyecek olan canavarı hatırladı. Gülümsedi çünkü artık o adam değildi. Gençliğinden beri ilk kez kaybedecek bir şeyleri vardı ve bunu keşfetmek onu yeniden gençleştirdi. Boş saray boyunca yürürken kalbi göğsünde güm güm atmaya başladı ve kahkaha attı.

Kraliçe onu, çiçeklerin öldüğü yerde bekliyordu. Tıpkı hayal ettiği gibiydi. Eteği sade ve beyaz, elmacık kemikleri çıkık ve çok koyuydu, saçları uzun ve bir karganın kanatlarının sonsuz siyahı rengindeydi.

“Seni kurtarmaya geldim,” dedi ona.

“Kendini kurtarmaya geldin,” diye düzeltti kraliçe. Sesi neredeyse bir fısıltı, ölü çiçekleri sallayan bir esinti gibiydi.

Kraliçe kendisiyle aynı boyda olsa da Dük başını eğdi.

“Üç soru,” diye fısıldadı Kraliçe. “Doğru yanıtlarsan tüm arzuların senin olur. Başaramazsan, kellen sonsuza kadar altın bir tabakta durur.” Kraliçenin cildi ölmüş gül yaprakları gibi kahverengiydi. Gözleri kehribar gibi koyu altın sarısıydı.

“Sor üç soruyu,” dedi Dük, sahip olmadığı bir özgüvenle.

Kraliçe bir parmağını uzattı ve ucunu nazikçe Dük’ün yanaklarında gezdirdi. Dük en son ne zaman birinin kendisine izni olmadan dokunduğunu hatırlayamıyordu.

“Kainattan büyük olan şey nedir?” diye sordu kraliçe.

“Uzayaltı ve Zamanaltı,” dedi Dük “çünkü ikisi de hem kainatı hem de kainatın dışındaki şeyleri kapsar ama daha şairane, daha az olası bir yanıt aradığını sanıyorum. O zaman akıl çünkü hem kainatı içinde tutar hem de hiç var olmamış ve var olmayan şeyleri hayal eder.”

Kraliçe hiçbir şey demedi.

Yoshitaka Amano

“Doğru mu? Yanlış mı?” diye sordu Dük. Bir anlığına baş danışmanının yılanvari fısıltısıyla sinir girişinden yıllar boyu görev almış danışmanlarının derlenmiş bilgilerini aktarmasını hatta bilgi böceğinin vızıldamasını duymayı diledi.

“İkinci soru,” dedi kraliçe. “Bir kraldan büyük olan şey nedir?”

“Elbette bir Dük,” dedi Dük “çünkü tüm krallar, papalar, şansölyeler, imparatoriçeler ve benzerleri sadece benim irademle hizmet ederler ama yine daha az olası ve daha yaratıcı bir yanıt aradığını sanıyorum. Yine akıl, bir kraldan büyüktür ya da bir Dük’ten çünkü her ne kadar kimsenin astı olmasam da bazıları benim üstümün var olduğu bir dünya hayal edebilir ve onun da üstünün vesaire. Hayır! Dur! Yanıtı buldum. Yaşam Ağacı’nda geçiyor: Kether, yani Taç, monarşi kavramı her kraldan büyüktür.”

Kraliçe kehribar gözleriyle Dük’e baktı ve şöyle dedi: “Son sorun. Neyi asla geri alamazsın?”

“Sözlerimi,” dedi Dük. “Gerçi şimdi düşününce, söz verdiğimde bazen şartlar değişir ve bazen bizzat dünyaların kendisi talihsiz ve beklenmedik şekillerde değişir. Zaman zaman, eğer gerekirse, sözlerimin gerçeklere uyacak şekilde düzenlenmesi gerekir. Ölüm derdim ama doğrusu daha önce imha ettiğim birine ihtiyaç duyarsam onu yeniden oluşturturum, olur biter…”

Kraliçe sabırsız görünüyordu.

“Öpücük,” dedi Dük.

Kraliçe başıyla onayladı.

“Senin için umut var,” dedi kraliçe. “Sen benim tek umudum olduğunu düşünüyorsun ama aslında ben senin tek umudunum. Yanıtlarının hepsi oldukça hatalıydı ama sonuncusu diğerleri kadar hatalı değildi.”

Dük aklını bu kadın için kaybetme ihtimali üzerinde düşündü ve bu olasılığın tahmin ettiği kadar rahatsız edici olmadığını fark etti.

Ölü çiçeklerle dolu bahçede esen rüzgar Dük’ün aklına parfümlü hayaletleri getirdi.

“Yanıtı bilmek ister misin?” diye sordu kraliçe.

“Yanıtları,” dedi Dük. “Elbette.”

“Sadece tek bir yanıt var, o da şu: kalp,” dedi kraliçe. “Kalp, kainattan büyüktür çünkü kainattaki her şey için şefkat duyabilir ama kainatın kendisi şefkat duyamaz. Kalp, kraldan büyüktür çünkü kalp kralı olduğu haliyle görüp sevebilir ve kalbini bir kez verdin mi geri alamazsın.”

“Ben öpücük dedim,” dedi Dük.

“Diğer yanıtlar kadar hatalı değildi,” dedi kraliçe ona. Rüzgar güçlü bir şekilde yukarıya doğru esti ve hava bir an için ölü çiçek yapraklarıyla doldu. Sonra rüzgar geldiği gibi aniden yok oldu ve kopmuş çiçek yaprakları yere düştü.

“Peki, bana verdiğin ilk görevi başaramadım. Yine de kellemin altın bir tabakta güzel görüneceğini sanmıyorum,” dedi Dük. “Ya da herhangi bir tabakta. Bu yüzden bana bir görev ver, bir macera. Buna layık olduğumu göstermek için başarmam gereken bir şey. Seni bu yerden kurtarmama izin ver.”

“Kurtarılması gereken asla ben olmadım, ” dedi kraliçe. “Danışmanlarının, böceklerinin ve programlarının seninle işi bitti. Uzun zaman önce senden öncekileri gönderdikleri gibi seni de buraya gönderdiler çünkü onların seni uykunda öldürmesindense senin kendi iradenle yok olman daha iyi ve daha az tehlikeli.” Kraliçe Dük’ün elini avuçlarına aldı. “Gel,” dedi. Ölü çiçekler bahçesinden çıkıp boşluğa ışıklarını yayan ışık pınarlarının yanından geçerek şarkı söyleyecek kimse olmasa da iç çeken, tempo tutan, mırıldanan ve yankılanan kusursuz seslerin olduğu şarkı kalesine geldiler.

Kalenin ötesinde sadece sis vardı.

“İşte,” dedi kraliçe ona. “Arzu veya bezginliğimizle yarattıklarımız dışında hiçbir şeyin var olmadığı, her şeyin sonu olan yerdeyiz. İşte bu yerde. Özgürce konuşabilirim. Artık sadece ikimiz varız.” Kraliçe Dük’ün gözlerine baktı. “Ölmen gerekmiyor. Benimle kalabilirsin. Sonunda mutluluk, bir kalp ve var olmanın değerini bulduğun için mutlu olabilirsin ve ben seni severim.”

Dük ona anlık, şaşkın bir sinirle baktı. “Önemsemek istedim. Önemseyecek bir şey istedim. Bir kalp istedim.”

“İstediğin her şeyi sana verdiler ama hem onların hükümdarı olup hem de bu şeylere sahip olamazsın. Bu yüzden geri dönemezsin.”

“Ben… Onlardan bunu yapmalarını ben istedim,” dedi Dük. Artık kızgın görünmüyordu. Bu yerin ucundaki sis soluktu ve çok dikkatli bir şekilde veya çok uzun süre baktığında Dük’ün gözlerini acıtıyordu.

Bir devin adımlarının altındaymışlar gibi yer sallanmaya başladı.

“Burada gerçek olan bir şey var mı?” diye sordu Dük. “Kalıcı olan bir şey?”

“Her şey gerçek,” dedi kraliçe. “Dev geliyor. Onu yenemezsen seni öldürecek.”

“Tüm bunları kaç kere yaşadın?” diye sordu Dük. “Kaç başın yolu altın tabaklarda son buldu?”

“Kimsenin kellesinin yolu altın bir tabakta son bulmadı,” dedi kraliçe. “Ben onları öldürmeye programlanmadım. Benim için savaşırlar, beni kazanırlar ve gözlerini son kez kapatana kadar benimle kalırlar. Kalmaktan hoşnut olurlar ya da ben onları hoşnut ederim. Ama sen… Sana hoşnutsuzluk lazım, değil mi?”

Dük tereddüt etti. Sonra başıyla onayladı.

Kraliçe Dük’e sarıldı ve onu yavaşça ve nazikçe öptü. Öpücük, bir kez verildikten sonra geri alınamaz.

“Şimdi devle savaşıp seni kurtaracak mıyım?”

“Öyle olacak.”

Dük kraliçeye baktı. Sonra kendine, işlemeli zırhına ve silahlarına baktı. “Ben korkak değilim. Asla savaştan kaçmadım. Geri dönemem ama burada seninle olmaktan da hoşnut olamam. O yüzden burada bekleyeceğim ve devin beni öldürmesine izin vereceğim.”

Kraliçe paniğe kapılmış gibiydi. “Benimle kal. Kal.”

Dük arkasına, boş beyazlığa baktı. “Orada ne var? diye sordu. “Sisin ötesinde ne var?”

“Kaçacak mısın?” diye sordu Kraliçe. “Beni terk mi edeceksin?”

“Yürüyeceğim,” dedi Dük. “Bir şeyden kaçmayacağım. Bir şeye doğru gideceğim. Kalp istemiştim. Sisin öbür tarafında ne var?”

Kraliçe başını iki yana salladı. “Sisin ötesinde Malkut var: Krallık. Ama sen onu var etmediğin sürece var olamaz. Sen yaratırken o da oluşur. Eğer sise yürümeye cesaret edersen yeni bir dünya yaratırsın ya da varlığın tamamen son bulur. Bunu yapabilirsin. Ne olacağını bilmiyorum, bir şey hariç: Benden uzaklaşırsan asla geri dönemezsin.”

Dük bir vuruş sesi duydu ama artık sesin devin ayağından gelip gelmediğini bilmiyordu. Sanki bir atış, atış… Kalbinin atışı gibiydi.

Sise doğru döndü ve fikrini değiştiremeden teninde soğuk ve nemli bir his uyandıran hiçliğin içine yürüdü. Her adımda benliğinin azaldığını hissetti. Sinir girişleri öldü, ona yeni bir bilgi vermedi. Hatta adını ve unvanını dahi yitirdi.

Bir yer mi arıyordu yoksa bir yer mi yaratıyordu, emin değildi ama onun koyu tenini ve kehribar gözlerini hatırlıyordu. Yıldızları hatırlıyordu. Gittiğim yerde yıldızlar olmalı diye karar verdi. Yıldızlar olmalıydı.

Devam etti. Biraz önce zırh giyiyor olduğundan şüphelendi ama yüzünde ve boynunda nemli sisi hissetti ve soğuk gecede ince montunun içinde titredi.

Neil Gaiman Öykü

Ayağı kaldırım taşını sıyırınca sendeledi.

Sonra doğruldu ve sisin içinden buğulu sokak lambalarına baktı. Yanından bir araba geçti, çok yakınından, onu geçtikten sonra kırmızı arka lambaları siste kızıl bir leke bıraktı.

Eski köşküm, diye düşündü ve hemen ardından Beckenham’ın onun eski herhangi bir şeyi olabileceği fikrinin yarattığı saf şaşkınlık anı geldi. Buraya daha yeni taşınmıştı. Merkez olarak kullanılabilecek bir yerdi. Kaçılarak gelinecek bir yer. Herhalde amacı buydu?

Ama kaçmakta olan bir insan (bir kral ya da bir dük belki, diye düşündü ve bunun kafasında oluşturduğu his hoşuna gitti) fikri zihninde gezindi ve aklına takıldı, tıpkı bir şarkının girişi gibi.

“Bir şeyler hakkında bir şarkı yazmayı dünyaya hükmetmeye yeğlerim,” dedi yüksek sesle, ağzında kelimelerin tadını alarak. Gitar kutusunu duvara dayadı, elini yün montunun cebine attı, küçük bir kurşun kalem ile bir günlük buldu ve yazmaya başladı. “Bir şey” için yakında üç heceli bir kelime bulmayı umdu.

Sonra bara gitti. İçeri girdiğinde sıcak, sersemletici atmosfer onu karşıladı. Bar sohbetlerinin yaygara ve homurdanmaları. Biri adını seslendi, o da ona soluk elini sallayıp kol saatini ve sonra da merdivenleri gösterdi. Sigara dumanı havaya soluk mavi bir pırıltı vermişti. Bir defa, derinden öksürdü ve canı sigara çekti.

Yırtık pırtık bir kırmızı halı serilmiş merdivenlerin yukarısında gitar kutusunu bir silah gibi tutarken High Street’e doğru köşeyi döndüğünde aklında olan şeyler her neyseler her adımda buharlaşıyorlardı. Barın üst katındaki odanın kapısını açmadan önce karanlık koridorda duraksadı. Havadan sudan sohbetlerin uğultusu ve bardakların şangırdamasından şimdiden orada birkaç kişinin beklediğini ve çalıştığını anlamıştı. Biri gitar akort ediyordu.

Canavar? diye düşündü genç adam. Üç heceli.

Kelimeyi zihninde birkaç kere evirip çevirdikten sonra daha iyisini, daha büyüğünü, fethetmeyi aklına koyduğu dünyaya daha uygununu bulabileceğine karar verdi, anlık bir pişmanlık sonrası kelimeden sonsuza kadar vazgeçti ve içeri girdi.

Neil Gaiman


İllüstrasyonlar: Yoshitaka Amano

Çevirenler: @Mbes, @Arqonquin, @Aspergerian

Çeviri Editörü: @Ozgur

Düzelti: @Agape

Öyküyü orijinal dilinde okumak için buraya tıklayabilirsiniz.

Oyla!

Konuk Yazar

Siz de Kayıp Rıhtım'da konuk yazar olabilirsiniz!

İletişim: [email protected]

2 Yorum BULUNUYOR


  1. Avatar for zeynepsmith zeynepsmith dedi ki:

    Çeviri için teşekkürler.

  2. Avatar for Ozgur Ozgur dedi ki:

    Öykü Gaiman’ın belkide en sevdiğim öyküsüydü. Keşke Ithaki diger öykü derlemelerini yayınlasa ve kırılgan şeylerin de yeni baskısını yapsa.

Uygarlığın Ayak İzleri: Krallar ve Tanrılar - Celil Sadık

Uygarlığın Ayak İzleri, “Krallar ve Tanrılar” Kitabı ile Takip Ediliyor

No Time to Die Nokia

No Time to Die, Nokia Yüzünden mi Erteleniyor?