Brent Weeks’in Dünyaca Ünlü “Işıkyaratan Serisi” Sonunda Bizlerle! [Ön Okuma]

Brent Weeks'in yurt dışında çok ses getiren epik fantastik serisinin ilk kitabı "Kara Prizma," İthaki Yayınları aracılığıyla nihayet bizlerle. Kayıp Rıhtım'a özel ön okuması haberimizde.

Amerikalı yazar Brent Weeks’in yurt dışında çok ses getiren ve son dönemlerin en iyi epik fantastik serileri arasında gösterilen “Işıkyaratan” (Lightbringer) serisi, ilk kitabı Kara Prizma (The Black Prism) ile Türk okurlarla buluşmaya hazırlanıyor!

Weeks bu kitabında tıpkı Brandon Sanderson’ın fantastik eserlerine benzer bir yöntemle sıfırdan, orijinal bir evren yaratıyor ve içine kendi kuralları olan, karmaşık bir büyü sistemi yerleştiriyor: Kromaturji, yani ışık büyüsü. Weeks’in dünyasında ışığı kullanabilenler renkleri ayrıştırarak çok özel büyülere imza atabiliyorlar. Ve her rengin farklı bir karakteristiği, farklı güçleri var. Kara Prizma‘da ise tüm renkleri kullanabilen tek kişinin, Prizma unvanıyla anılan Gavin Guile‘ın başından geçenlere tanık oluyoruz. Kendisine Kip adlı bir öksüz ve Karris adında kadın bir casus eşlik ediyor. Kitap bu üç karakterin bakış açısından, değişmeli olarak anlatılıyor.

Kara Prizma’nın arka kapak yazısı şöyle:

Son yılların en güçlü fantastik serilerinden Işıkyaratan, ilk kitabı Kara Prizma’yla başlıyor.

Kara Prizma, unutulmaz karakterleriyle, sürekli şaşırtan hikâyesiyle ve kesilmeyen aksiyonuyla beni ilk sayfasından itibaren esir aldı.” —TERRY BROOKS

“Brent Weeks’in bu kadar iyi olması canımı sıkıyor.” —PETER V. BRETT

Işığın, tüm büyülerin kaynağı olduğu bir dünyada, Gavin Guile ışığın kırılımındaki tüm renkleri kullanabilen, barışın ve gücün odağındaki Prizma’dır. Halkın imparatoru ve dini lideri olan Prizma, büyünün dengesini sağlamakla yükümlüdür. Ancak Prizmaların ömürleri çok kısadır.

Gavin Guile da tam olarak ne kadar ömrü kaldığını biliyordu. Zekâsı, adaleti ve elinde bulundurduğu güçle görevlerini eksiksiz bir şekilde yerine getiren Gavin’in Prizma olarak süresi dolmadan gerçekleştirmek istediği beş şey vardı. Ancak bir oğlunun olması bunlara dahil değildi.

Uzak bir Satraplık’ta bir oğlu olduğunu öğrenen Gavin ya oğlunun iyiliğini ya da bugüne kadar kurduğu düzeni seçmek zorunda kalacaktı. Bu uğurda vereceği kararlar Gavin’in karanlık sırlarını ortaya çıkaracak ve geçmişiyle yüzleşmesine neden olacaktı.

David Gemmell En İyi Fantazi Romanı Ödülü adayı

Kitabın çevirisi ve editörlüğü çok yakından tanıdığımız üç isim tarafından yapılmış. Çevirmen koltuğunda en son Asimov’un Galaktik İmparatorluk üçlemesini dilimize kazandıran, genel yayın yönetmenimiz M. İhsan Tatari var. Eserin editörlüğü ve düzeltisiyse yine sitemizden tanıdığınız Setenay Karaçay ile Emre Aygün‘e ait.

Beş ciltlik serinin ilk kitabı olan Kara Prizma, 22 Şubat’tan itibaren tüm fiziki ve sanal kitapçılardaki yerini alacak.

Kitabın ilk üç bölümünün Kayıp Rıhtım’a özel ön okumasına hemen aşağıdan ulaşabilirsiniz!


Kara Prizma – Brent Weeks

Bölüm 1

Kip karanlıkta savaş alanına doğru sürünerek ilerlerken etrafa çöken bir sis perdesi sesleri boğuyor ve gökyüzündeki yıldızların ışığını kesiyordu. Her ne kadar yetişkinler buradan çekinip çocuklarına buralara gelmeyi yasaklasa da oğlan bu arazide yüzlerce kez oynamıştı… ama gündüzleri. Bu gece burada bulunma amacıysa çok daha tatsızdı.

Tepenin zirvesine vardığında ayağa kalkıp paçalarını yukarı katladı. Arkasındaki nehirden fısıltıyı andıran bir ses yükseliyordu. Ya da belki de aradan geçen şu son on altı yıldır toprağın altında yatan savaşçılardan geliyordu bu seda. Hayal gücüne kulak tıkayıp omuzlarını dikleştirdi. Sis yüzünden, zaman kavramının olmadığı bir yerde asılı kalmış gibi hissediyordu kendisini. Bununla birlikte, etrafta buna dair tek bir emare olmasa bile güneş doğmak üzereydi. Şafak söktüğünde savaş alanının iyice içlerine girmek zorundaydı. Hem de daha önceki arayışlarında hiç girmediği kadar…

Ramir bile gece vakti buraya gelmezdi. Ayrık Kaya’nın hayaletli olduğunu herkes bilirdi. Ama Ram ailesini doyurmak zorunda değildi; onun annesi tüm kazancını esrar çekmeye harcamıyordu.

Küçük kemer çakısını sıkıca kavrayan Kip yürümeye koyuldu. Oğlanı zifirgecenin derinliklerine sürükleyebilecek tek şey gürültücü ölüler değildi; amansız dişlere ve keskin toynaklara sahip bir grup devasa pekarinin[1] geceleri buralarda gezindiği görülmüştü. Eğer fitilli bir tüfeğiniz, sağlam sinirleriniz ve iyi bir nişancılığınız varsa o hayvanlarla kendinize güzel bir ziyafet çekebilirdiniz; fakat Prizmalar Muharebesi kasabadaki tüm erkeklerin kökünü kazıdığından beri ufak bir parça et için ölümü göze alabilecek kişilerin sayısı epey azalmıştı. Rekton Kasabası şimdiden eski hâlinin bir gölgesine dönüşmüştü. Şehredâr, kasaba halkının canlarını tehlikeye atmasına pek de hevesli değildi. Zaten Kip’in de bir fitilli tüfeği yoktu.

Üstelik pekariler geceleri etrafta kol gezen yegâne yaratıklar değildi. Bir dağ aslanı ya da bozayı da şöyle leziz bir Kip’e hayır demezdi muhtemelen.

Savaş alanının birkaç yüz adım kadar içerisinden hafif bir uluma sesi yükselerek sisi ve geceyi böldü. Oğlan olduğu yerde donakaldı. Ah, bir de kurtlar vardı elbette. Onları nasıl da unutmuştu?

Daha uzaklardan bir yerden başka bir kurt cevap verdi ilkine. Rahatsız edici, vahşi doğanın ta kendisine ait bir sesti bu. Onu işittiğinizde donakalmanıza engel olamıyordunuz. Altınıza sıçtıran cinsten bir güzellikti.

Dudaklarını ıslatan Kip yürümeye devam etti. İzlendiğine, takip edildiğine dair belli belirsiz bir his vardı içinde. Başını çevirip arkasına baktı ama görünürde hiçbir şey yoktu. Doğal olarak… Annesi ona hayal gücünün çok fazla çalıştığını söylerdi hep.

Yürümeye devam et, Kip, gitmen gereken yerler var. Hayvanlar senden, senin onlardan korktuğundan daha çok korkuyor, falan filan.

Ayrıca ulumayla ilgili bit yeniklerinden biri de buydu: Daima kulağa gerçekte olduğundan daha yakın gelirdi. Kurtlar muhtemelen fersahlarca ötedeydi.

Prizmalar Muharebesi’nden önce buralar harika birer tarım alanıydı. Ombra Nehri’nin hemen kıyısında yer aldığından o zamanlar başta incir, üzüm, armut, böğürtlen ve kuşkonmaz olmak üzere aklınıza gelebilecek her şeyi yetiştirebilirdiniz bu topraklarda. Lakin son savaşın üzerinden on altı yıl geçmesine rağmen (Kip o olaydan bir sene sonra doğmuştu) arazi hâlâ çarpıktı ve yara bere içindeydi. Yanıp kül olmuş evlerden ve çiftlik ambarlarından kalma birkaç kalas orada burada çıkıntı yapıyor, sağda solda top güllelerinin geride bıraktığı derin oyuk ve kraterler görülebiliyordu. Şimdiyse içleri kıvrılıp duran sisle dolu olduğundan, bu çukurlar ucu bucağı olmayan dipsiz gölleri, tünelleri ya da tuzakları andırıyordu.

Savaşta kullanılan büyülerin çoğu, yıllarca güneş altında kalarak er ya da geç çözünüp yok olsa da kırılmış lüksin mızrakların yeşil parıltıları hâlâ orada burada görülebiliyordu. Zemini kaplayan sarı parçalar en sağlam deri pabuçların tabanını bile delebilirdi.

Hurdacılar savaş alanında kalan tüm değerli silahları, zırhları ve lüksinleri çok uzun bir zaman önce toplamış olsalar da mevsimler geçip yağmurlar yağdıkça her yıl daha fazla gizem gün ışığına çıkıyordu. Kip’in umduğu da buydu ve aradığı şey ancak şafağın ilk ışıklarında görülebiliyordu.

Kurtlar ulumayı kesti. O ürkütücü sesi duymaktan daha kötü bir şey olamazdı ama en azından hayvanların nerede olduğunu anlamanızı sağlıyordu. Şimdiyse… Kip boğazında oluşan yumru yüzünden güçlükle yutkundu.

On binlerce cesedin yakıldığı iki koca cenaze ateşinin kalıntılarından meydana gelen, doğal olmayan yollarla oluşmuş iki tepenin gölgeli vadisinde yürürken sislerin arasında bir şey gördü. Yüreği ağzına geldi. Zincir zırhlı bir cübbenin kıvrımı, karanlığı tarayan gözlerin parıltısı…

Görüntü geldiği gibi sislere karışıp ortadan kayboldu.

Bir hayaletti bu. Orholam aşkına. Mezarının başında nöbet tutan bir ruh…

İşe iyi yanından bak. Belki kurtlar da hayaletlerden korkuyordur.

Kip yürümeyi bırakıp karanlıklara doğru bakakaldığını fark etti. Kıpırda, seni mankafa.

Dikkatli bir şekilde yürümeye devam etti. Gürbüz bir çocuk olsa da ayağına tez olmakla övünürdü. Gözlerini tepeden güçlükle ayırdı; az önce gördüğü şey bir adam mıydı, yoksa bir hayalet mi bilmiyordu ama artık ondan bir iz yoktu. Bir kez daha birileri tarafından takip ediliyormuş gibi bir hisse kapıldı. Arkasına baktı… hiçbir şey yoktu.

Küçük bir tıkırtı, sanki birisi yere küçük bir taş atmış gibi bir ses işitti. Ardından gözünün ucuyla bir şey yakaladı. Bakışlarını hızla tepeye çevirdi. Ufak bir tıkırtı daha duydu, ardından çeliğe sürten bir çakmak taşının çıkardığı kıvılcımları gördü.

Sisin çok kısa bir süreliğine aydınlandığı o anda Kip birkaç detay birden fark etti. Bu bir hayalet değil, yavaş yanan bir fitili çakmak taşının yardımıyla yakmaya çalışan bir askerdi. Fitil alev alıp adamın yüzüne kızıl bir parıltı saçtı ve gözlerinin ışıldıyor gibi görünmesine neden oldu. Asker, yavaş yanan fitili tüfeğinin tablasına tutturdu ve kendi etrafında dönerek karanlıkta hedefler arandı.

Artık kızıl bir közden ibaret olan çakmağının kısa süreli alevine bakmak gece görüşünü bozmuş olacak ki adamın bakışları Kip’in üzerinden geçip gitti. Asker bir kez daha hızla, paranoyakça döndü kendi etrafında. “Burada ne görmemi bekliyorlar ki lan? Çiftleşen kurtları mı?”

Kip çok çok dikkatli bir şekilde oradan uzaklaşmaya başladı. Askerin gece görüşü düzelmeden önce sisin ve karalığın derinliklerine karışmalıydı; ses çıkardığı takdirde adam körlemesine ateş edebilirdi. Oğlan parmak uçlarında sessizce ilerlerken sırtı karıncalanıyor, bir misket merminin her an kendisini delip geçeceğine kesin gözüyle bakıyordu.

Ama başardı. Yüz adım attı, sonra yüz adım daha; fakat ne peşinden bağıran biri duyuldu ne de geceyi yaran bir tüfek sesi. Biraz daha uzaklaştı. İki yüz adım kadar daha ilerledikten sonra sol tarafında kalan bir ışık, bir kamp ateşi gördü. O kadar zayıf bir şekilde yanıyordu ki artık kor kömürlerden farkı yoktu. Kip gece görüşünün bozulmasına engel olmak için doğrudan o tarafa bakmaktan kaçındı. Ortada ne bir çadır ne de bir kamp yatağı vardı, sadece ateş…

Efendi Danavis’in karanlıkta daha iyi görebilmek için kullandığı numaraya başvurdu ve gevşeyip etrafındaki şeyleri göz ucuyla seçebilmeye çalıştı. Bir usulsüzlük dışında hiçbir şey yoktu belki de. Biraz daha yaklaştı.

Soğuk toprağın üzerinde iki adam yatıyordu. İçlerinden biri askerdi. Annesini baygınken defalarca gören Kip, adamın yalnızca şuurunu kaybetmediğini hemen anladı: Uzuvları doğal olmayan açılarda kıvrılmıştı, üzerinde bir battaniye yoktu, çenesi gevşek bir şekilde sarkıyordu ve gözlerini kırpmadan gece göğüne bakıyordu. Ölü askerin hemen yanı başında zincire vurulmuş ama hayatta olan başka bir adam daha vardı. Elleri arkadan kelepçelenmiş bir vaziyette yan yatıyordu ve başına da boynunu sımsıkı saran, siyah bir kukuleta geçirilmişti.

GÖZ ATIN  Bilimkurgu Klasikleri'nde 20. Kitap: Ay Zalim Bir Sevgilidir

Hâlâ hayatta olan mahkûm tir tir titriyordu. Hayır, ağlıyordu. Kip etrafına bakındıysa da civarda başka hiç kimseyi göremedi.

“Neden işimi hemen bitirmiyorsun kahrolasıca?” diye sordu mahkûm.

Kip donakaldı. Oysa hiç ses çıkarmadan yaklaştığını düşünmüştü.

“Korkak,” dedi adam. “Sen sadece emirlere itaat ediyorsundur herhalde? Orholam o küçük köye yapmak üzere olduğunuz şey için hepinizin cezasını verecek.”

Kip adamın neden bahsettiğini bilmiyordu.

Görünüşe göre sessizliği oğlanın yerine konuşmuştu.

“Sen onlardan biri değilsin,” dedi mahkûm, sesinde bir umut tınısıyla. “Lütfen bana yardım et!”

Kip bir adım daha yaklaştı; adam acı çekiyordu. Derken durdu ve bakışlarını ölü askere çevirdi. Gömleğinin ön tarafı kanla kaplanmıştı. Onu bu mahkûm mu öldürmüştü acaba? İyi ama nasıl?

“Lütfen, gerekiyorsa beni zincirli bırak. Ama sana yalvarıyorum, karanlıkta ölmek istemiyorum.”

Kip bunun zalimce bir hareket olduğunu düşünse de geri durdu. “Onu sen mi öldürdün?”

“Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte idam edilmem gerekiyordu. Kaçtım. O da beni takip etti ve ölmeden önce başıma bu kukuletayı geçirdi. Eğer şafak vakti yakınsa nöbeti ondan devralacak asker her an gelebilir.”

Oğlan olan bitenlere hâlâ tam olarak bir anlam verebilmiş değildi. Rekton’daki hiç kimse askerlere güvenmezdi ve Şehredâr genç kasabalılara bir süreliğine onlardan kaçınmalarını tembihlemişti. Görünüşe göre yeni satrap Garadul, Kromerya’dan bağımsızlığını ilan etmişti; dediğine göre o artık Kral Garadul’du. Buna rağmen kasabanın genç nüfusunun bir bölümüne her zamanki gibi el koyup onları ordusuna katmak istiyordu. Şehredâr, adamın elçisi vasıtasıyla ona artık satrap olmadığına göre böyle bir hakkının kalmadığını söylemişti. İster kral olsun ister satrap, Garadul bu haberi hoş karşılamayacaktı. Ama Rekton kafanıza takmanıza değmeyecek kadar küçük bir yerdi. Yine de fırtına dinene kadar adamın askerlerinden kaçınmak akıllıca bir hareket olurdu.

Öte yandan şu sıralar askerlerle iyi geçinemiyor olmaları bu adamı Kip’in dostu yapmazdı. “Demek bir sabıkalısın?” diye sordu oğlan.

“Güneş Günü’nün altı tonu aşkına,” dedi adam. Sesindeki umut tınısı yok olup gitmişti. “Bak, evlat. Sen bir çocuksun, değil mi? Sesin öyle geliyor. Bugün öleceğim, bundan kaçamam. Doğrusunu söylemek gerekirse kaçmak da istemiyorum. Yeterince saklandım, bu sefer savaşacağım.”

“Anlamıyorum.”

“Anlayacaksın. Kafamdaki kukuletayı çıkar.”

Her ne kadar içini belli belirsiz bir şüphe kemirse de Kip adamın boynunu saran yarı-düğümü çözüp kendisinden istenileni yaptı.

İlk başta mahkûmun neden bahsettiğini anlayamadı. Kolları hâlâ arkadan bağlı olan adam doğrulup oturdu. Otuz yaşında ya vardı ya yoktu. Tıpkı Kip gibi o da bir Triyalı’ydı ama ten rengi daha açıktı, saçları kıvırcıktan ziyade dalgalıydı ve uzuvları ince ve kaslıydı. Derken Kip adamın gözlerine baktı.

Işığı emip lüksin yaratabilen erkeklerle kadınlar, diğer bir deyişle ışıktarlar, daima alışılmadık gözlere sahip olurdu. İçlerine çektikleri ışığın rengine bağlı olarak gözlerinde bir tür tortu oluşur, hayatlarının ilerleyen yıllarında irislerinin tamamını kırmızıyla, maviyle ya da renkleri her neyse onunla lekelerlerdi. Karşısındaki mahkûm bir yeşil ışıktardı ya da en azından eskiden öyleydi. Yeşil renk, irislerinin içindeki bir hale olmaktan çıkmış ve yere düşüp kırılan bir çömlek misali paramparça olmuştu. Gözlerinin akında bile parıldayan, yeşil parçacıklar vardı. Kip bir nida koyverip geriye doğru kaçındı.

“Lütfen!” dedi adam. “Lütfen, daha delirmedim. Sana zarar vermem.”

“Sen bir renkli kişisin.”

“Artık Kromerya’dan neden kaçtığımı biliyorsun.”

Çünkü nasıl ki bir çiftçi biricik köpeği kuduza yakalandığında onu uyutuyorsa Kromerya da renkli kişilerin hayatına son verirdi.

Kip koşarak uzaklaşmaya hazırlansa da adam tehlikeli herhangi bir harekette bulunmadı. Ayrıca hava hâlâ karanlıktı; renkli kişiler bile güçlerini kullanabilmek için ışık emmek zorundaydı. Gerçi sis artık daha açık görünüyor, ufuk griye çalıyordu. Deli biriyle konuşmak çılgıncaydı. Ama o kadar çılgınca değildi belki de. En azından şafağa kadar…

Renkli kişi, Kip’e tuhaf tuhaf baktı. “Mavi gözlüsün,” dedi gülerek.

Oğlan kaşlarını çattı. Gözlerinin renkli olmasından nefret ediyordu. Efendi Danavis gibi dışarlıklı birinin mavi gözlü olması başka şeydi, ona yakışıyordu. Kip ise bir ucube gibi görünüyordu.

“Adın ne?” diye sordu adam.

Oğlan muhtemelen kaçması gerektiğini düşünerek yutkundu.

“Ah, Orholam aşkına. Adını kullanarak seni lanetleyeceğimi falan mı düşünüyorsun? Burası ne kadar da geri kalmış bir yer böyle? Kromaturji bu şekilde işle—”

“Kip.”

Renkli kişi sırıttı. “Kip. Ee Kip, neden böylesine basit bir hayata kısılıp kaldığını merak ettiğin oldu mu hiç? Kendini özel biriymiş gibi hissettiğin?”

Oğlan cevap vermedi. Ama iki sorunun yanıtı da evetti.

Neden kaderinde daha büyük şeylerin yattığını düşündüğünü biliyor musun?”

“Neden?” diye sordu Kip usulca, umutla.

“Küstah, küçük bokun tekisin de ondan.” Renkli kişi bir kahkaha attı.

Normalde oğlanın böyle bir hakarete hazırlıksız yakalanmaması gerekirdi. Ne de olsa annesinin ona çok daha kötülerini söylemişliği vardı. Yine de kendisini toparlayabilmesi için aradan biraz zaman geçmesi gerekti. Küçük bir başarısızlık. “Cehenneme kadar yolun var, korkak herif,” dedi. “Kaçmayı bile beceremiyorsun. Demirden çizmeler giyen askerlere bile yakalanmışsın.”

Renkli kişi daha da gür kahkahalar atmaya başladı. “Ah, iyi de beni yakalamadılar ki. Beni saflarına kattılar.”

Kim delinin tekini onunla çalışmak için yanına alırdı ki? “Senin şey olduğunu bilmiyorlar mıydı?”

“Ah, biliyorlardı.”

Kip’in midesi endişeyle büzüldü. “Kasabamla ilgili bir şey söyledin. Biraz evvel. Ne planlıyorlar?”

“Biliyor musun, Orholam’ın bir tür mizah anlayışı var. Bunu şimdiye dek hiç fark etmemiştim. Sen bir öksüzsün, değil mi?”

“Hayır, annem hâlâ hayatta,” dedi Kip. Sonra da renkli kişiye kendisiyle ilgili bu kadar çok bilgi verdiği için anında pişman oldu.

“Seninle ilgili bir kehanet olduğunu söylesem bana inanır mıydın?”

“İlk seferinde de komik değildi,” dedi oğlan. “Kasabama ne olacak?” Şafak yaklaşıyordu ve Kip’in oyalanmak gibi bir niyeti yoktu. Çünkü güneş doğduğunda hem ölen muhafızın nöbetini devralması gereken asker çıkagelecekti hem de renkli kişi ışığa kavuştuğunda neler olabileceği hakkında hiçbir fikri yoktu.

“Biliyor musun,” dedi adam, “burada bulunmamın sebebi sensin. Burası derken burayı kastetmiyorum. ‘Varoluşumun sebebi ne?’ gibi bir şeyden de bahsetmiyorum. Triya’da değil. Yani zincirlenmiş olarak.”

“Ne?”

“Delilik kendine has bir kudrete sahiptir, Kip. Tabii eğer…” Sözünü yarıda kesti, aklından geçen bir şeye güldü, ardından kendini toparladı. “Bak, askerin göğüs cebinde bir anahtar var. Onu bu hâldeyken alamıyorum.” Arkadan kelepçelenmiş ellerini salladı.

“Sana niye yardım edecekmişim ki?” diye sordu oğlan.

“Şafak sökmeden evvel birkaç düzgün yanıt alabilmek için.”

Adam hem deliydi hem de kurnaz. Harika. “Bana bir avans ver.”

“Sor bakalım.”

“Rekton için ne planlıyorlar?”

“Ateş.”

“Ne?”

“Üzgünüm, tek bir cevap istemiştin.”

“Bu bir cevap değil!”

“Kasabanı yakıp yıkacaklar. Başkaları Kral Garadul’a karşı gelemesin diye sizi cezalandıracaklar. Ona karşı gelen başka köyler de oldu elbette; Kromerya’ya baş kaldırması bazıları tarafından hoş karşılanmadı. Prizma’dan intikam almak için yanıp tutuşan kasabalar kadar, savaşa hiçbir şekilde karışmak istemeyenler de var. Rekton özel olarak seçildi. Her neyse, küçük bir vicdan azabına kapıldım ve bana verilen emre karşı çıktım. Karşılıklı küfürleştik, sonra da komutanımı yumrukladım. Tam olarak benim hatam sayılmaz. Biz yeşillerin kurallara ve hiyerarşiye uymadığı bilinen bir şey. Özellikle de halemiz kırıldıktan sonra.” Renkli kişi omuz silkti. “İşte sana düzgün bir yanıt. Sanırım anahtarı hak ediyor, ne dersin?”

Bu kadar çok bilgiyi tek seferde hazmetmek zordu. Hem haleyi kırmak da ne demek oluyordu? Ama düzgün bir yanıt olduğuna şüphe yoktu. Kip cesede doğru yürüdü; adamın yüzü şafak ışığında solgun görünüyordu. Topla kendini, Kip. Ne sorman gerekiyorsa sor.

Oğlan güneşin doğmak üzere olduğunu hissedebiliyordu. Gecenin içinden tekinsiz şekiller peydah oluyordu. Ayrık Kaya’nın heyula gibi yükselen, kocaman ikiz tepeleri yıldızların gökyüzünden silinmeye başladığı yerlerde neredeyse açıkça görülebiliyordu.

Ne sormam gerekiyor?

Ölü adama dokunmak istemeyen Kip tereddüt etti. Dizlerinin üzerine çöktü. “Neden benim kasabam?” Cesedin tenine değmemeye dikkat ederek ölü askerin ceplerini yokladı. İşte buradaydılar, iki anahtar…

“Kral’a ait olduğunu düşündükleri bir şey arıyorlar. Ne olduğunu bilmiyorum. Ancak bu kadarına kulak misafiri olabildim.”

“Kral’ın Rekton’dan isteyeceği ne olabilir ki?”

“Rekton’dan değil. Senden.”

Kip’in adamın ne demek istediğini anlayabilmesi için birkaç saniye geçmesi gerekti. “Benden mi? Bizzat şahsımdan mı?” diye sordu, bir elini göğsüne koyarak. “İyi de benim hiçbir şeyim yok ki!”

Renkli kişi çılgınca sırıttı ama oğlan bunun bir numara olduğunu düşündü. “Trajik bir hata olmalı o hâlde. Onların hatası, senin trajedin.”

“Ne yani, yalan söylediğimi falan mı düşünüyorsun?! Başka şansım olsaydı lüksin aramak için buraya gelir miydim sence?”

“Yalan söyleyip söylemediğin umurumda değil. O anahtarları buraya getirecek misin, yoksa onları senden kibarca istemem mi gerekecek?”

Anahtarları ona vermek bir hata olurdu, Kip bunu biliyordu. Renkli kişinin akli dengesi yerinde değildi. Tehlikeli biriydi. Bu kadarını kendisi de itiraf etmişti. Ama adam sözünü tutmuştu. Kip nasıl daha azını yapabilirdi ki?

Oğlan önce adamın kelepçelerini, sonra da zincirlerinin üstündeki kilidi açtı. Ardından, vahşi bir hayvandan uzaklaşırcasına, dikkatle geri çekildi. Renkli kişi bunu fark etmemiş gibi yaparak kollarını ovaladı ve bir öne bir arkaya eğilerek gerindi. Sonra da muhafıza doğru ilerleyerek adamın ceplerini bir kez daha karıştırdı. Elini çıkardığında camlarından biri çatlamış, yeşil bir gözlük tutuyordu.

“Benimle gelebilirsin,” dedi Kip. “Eğer anlattıkların doğruysa—”

“Birisi elinde bir tüfekle koşarak çıkagelmeden önce kasabana ne kadar yaklaşabileceğimi sanıyorsun? Ayrıca, güneş bir kez doğduktan sonra… yapılması gerekeni yapmaya hazır olacağım.” Renkli kişi derin bir nefes alıp bakışlarını ufka dikti. “Söylesene, Kip, sence tüm hayatın boyunca kötü şeyler yapmışsan ama iyi bir şey yaparken ölürsen, bu durum tüm o kötülükleri telafi eder mi?”

GÖZ ATIN  J.R.R. Tolkien'den "Tom Bombadil’in Maceraları" Geliyor!

“Hayır,” dedi oğlan dürüstçe, kendine engel olamadan önce.

“Bence de.”

“Ama hiç yoktan iyidir,” dedi Kip. “Orholam merhametlidir.”

“Kasabanla işlerini bittirdiklerinde de aynı şeyi söyleyip söylemeyeceğini merak ediyorum.”

Kip’in sormak istediği başka şeyler de vardı fakat her şey o kadar hızlı gelişiyordu ki düşüncelerini bir türlü toparlayamıyordu.

Gün ışığının artmasıyla birlikte sisin ve karanlığın gizlediği şeyler göz önüne seriliverdi. Askerî bir disiplinle dizilmiş yüzlerce çadır. Askerler. Bir sürü asker… Oğlan doğrulduğu sırada, en yakın çadırdan iki yüz adım kadar uzakta, arazi parıldamaya başladı. Parçalanmış lüksinler, yeryüzüne dağılmış yıldızlar misali gökyüzündeki kardeşlerinin çağrılarını yanıtlayıp ışıldarken etrafa parıltılar saçıldı.

Kip’in buralara kadar gelmesinin sebebi buydu işte. Lüksinler, bir ışıktar tarafından salıverildiklerinde renkleri ne olurlarsa olsun genellikle çözünüp giderdi. Ama savaşta o kadar büyük bir karmaşa ve o kadar çok ışıktar vardı ki mühürlenmiş büyülerin bir kısmı toprağın altında kalmış ve kendilerini yok edecek güneş ışıklarından korunmuşlardı. Yağan son yağmur da aralarından birkaçını daha gün yüzüne çıkarmıştı.

Lakin kıpkırmızı bir pelerin ve kırmızı camlı bir gözlük takan bir adam ile dört asker kamptan ayrılıp üzerlerine doğru gelmeye başlayınca Kip bakışlarını ışıl ışıl parıldayan lüksinlerden ayırmak zorunda kaldı.

“Bu arada benim adım Gaspar. Gaspar Elos,” dedi renkli kişi, oğlana bakmadan.

“Ne?”

“Ben yalnızca bir ışıktar değilim. Babam beni severdi. Planlarım vardı. Bir kız. Bir hayat.”

“Anlamı—”

“Anlayacaksın.” Renkli kişi yeşil camlı gözlüğünü taktı; gözlük yüzüne kusursuz bir biçimde oturuyor, ne yana bakarsa baksın lensleri her tarafı yeşil bir filtrenin ardından görmesini sağlayacak şekilde gözlerinin iki yanını da kapatıyordu. “Şimdi git buradan.”

Güneş ufka temas ettiği sırada Gaspar hafifçe içini çekti. Gören de Kip bir anda ortadan kaybolmuş sanırdı. Tıpkı annesinin adına buğu denen o uyuşturucudan ilk derin nefesini çekişini izlemek gibiydi bu… Gaspar’ın parıldayan, koyu yeşil çerçevelerin arkasındaki gözlerinin akı, yüzeylerine yeşil kan damlaları düşen birer su kütlesi misali dalgalandı. Damlalar önce dağıldı, sonra da tüm beyazlığı lekeledi. Lüksinin zümrüt yeşili, bir balon misali şişerek gözlerinden çıktı, somutlaşıncaya kadar sertleşti, ardından yanaklarından saç diplerine, oradan da boynuna dek yayıldı. En nihayetinde parlak yeşim rengine boyanmış gibi görünen, tenine nazaran daha açık kalan tırnaklarını doldurduğundaysa tüm çıplaklığıyla öne çıktı.

Gaspar gülmeye başladı. Usul usul, aklıselimden uzak ve aralıksız bir kıkırdamaydı bu. Delice. Ve bu seferki bir numaradan ibaret değildi.

Kip koşmaya başladı.

Gözcüye rastladığı yere vardığında cenaze ateşi tepesinin orduya göre ters tarafından geçmeye özen gösterdi. Efendi Danavis’e ulaşması gerekiyordu. O ne yapılacağını daima bilirdi.

Artık tepenin zirvesinde herhangi bir gözcü yoktu. Kip tam zamanında arkasına dönerek Gaspar’ın dönüştüğünü, biçim değiştirdiğini gördü. Adamın ellerinden yeşil renkli lüksin dökülüyor ve tüm vücudunu kaplayarak her yanını bir kabuk, devasa bir zırh misali sarıyordu. Kip yaklaşan askerleri ya da kırmızı ışıktarı göremese bile kafası büyüklüğündeki bir ateş topunun Gaspar’a doğru hızla ilerlediğine, göğsüne çarptığına ve patlayarak dört bir yana alevler saçtığına şahit oldu.

Ateş topuna bodoslama dalan Gaspar onu delip geçti ve alev alev yanan kırmızı lüksin, adamın yeşil zırhına yapıştı. Muhteşem, korkunç ve kudretli görünüyordu. Bir meydan okuma narası eşliğinde askerlere doğru koştu ve Kip’in görüş alanının dışına çıktı.

Oğlan kaçmaya devam ederken doğmakta olan güneşin ışıkları sisi kızıla boyadı.

 

Bölüm 2

Gavin Guile kapısının altından atılan kâğıtları uykulu gözlerle incelerken Karris’in bu sefer kendisini niçin cezalandırdığını merak etti. Odası Kromerya’nın en üst katının yarısını kaplıyordu fakat panoramik pencereler karartılmıştı ki becerebildiği takdirde uyuyabilsin. Mektubun üzerindeki mühür o kadar hafif bir şekilde atıyordu ki Gavin içine nakşedilen rengin ne olduğunu çıkaramadı. Genç adam daha iyi görebilmek için yatağında doğruldu ve gözbebeklerini genişleterek yapabildiği kadar ışık topladı.

Süperviyole. Ah, seni gidi onun bunun—

Odanın dört bir yanını kaplayan ve zeminden tavana dek uzanan karartılmış pencereler bir anda yere düşerek iki adanın üzerinde doğmakta olan güneşi gözler önüne serdi ve bütün odayı tam spektrum ışığa boğdu. Büyü, gözlerini sonuna kadar açmış olan Gavin’in içine sel gibi hücum etti. Bu kadarı zapt edemeyeceği kadar fazlaydı.

Genç adamın vücudundan odanın her tarafına ışık patlamaları yayıldı ve süperviyoleden başlayarak tüm renk tayfları peş peşe dalgalar hâlinde içinden aktı. En son, cildini bir alev dalgası gibi yalayan kızılaltı geldi. Anında kan ter içinde kalan Gavin yatağından dışarı fırladı. Ama artık tüm pencereler ardına dek açık olduğundan odasını dolduran yaz mevsiminin soğuk sabah rüzgârları üşümesine neden oldu. Genç adam kesik bir çığlık atarak çabucak yatağına döndü.

Çığlığı Karris’in işitebileceği ve bu kabaca uyandırma yönteminin başarıya ulaştığını anlayabileceği kadar yüksek çıkmış olmalıydı çünkü Gavin genç kadının karakteristik kahkahasını duyabiliyordu. Karris bir süperviyole değildi; bu küçük eşek şakasını ayarlayabilmek için bir arkadaşından yardım almış olsa gerekti. Gavin odanın kontrol mekanizmasına hızlı bir süperviyole lüksin atışı yaparak pencereleri kapattı, sonra da filtreleri yarıya indirdi. Ardından kapısını büyü yoluyla çarparak açmak için bir elini havaya kaldırdı. Ama bundan hemen vazgeçti; Karris’i tatmin etmeye niyeti yoktu. Beyaz’ın ayak işlerini yapmak güya genç kadına alçak gönüllüğü ve ağırbaşlılığı öğretecekti ancak bu plan şimdiye dek takdire şayan bir başarısızlığa uğramıştı. Öte yandan Beyaz daima görünenden daha derin oyunlar oynardı. Yine de Gavin yatağından kalkıp genç kadının kapısının altından eline tutuşturduğu katlanmış kâğıtları alırken sırıtmadan edememişti.

Kapıya doğru yürüdü. Eşiğin hemen öteki tarafında, küçük bir servis masasının üzerinde kahvaltı tabağını buldu. Her sabahki şeylerdi: tuğlayı andıran iki somun ekmek ve şeffaf bir bardağın içindeki solgun şarap. Mayasız ekmek buğday, arpa, fasulye, mercimek, darı ve kavuzlu buğdaydan yapılmaydı. Bir adam yalnızca bunu yiyerek yaşayabilirdi. Aslına bakılırsa yaşıyordu da… Ama Gavin değil. Ekmeğin görüntüsü bile midesini bulandırmaya yetti. Başka bir kahvaltı getirtebilirdi elbette fakat şimdiye dek bunu hiç yapmamıştı.

Servis masasını içeri alıp kâğıtları ekmeğin yanına koydu. İçlerinden biri ne Beyaz’ın şahsi kâğıtlarına ne de Kromerya’da kullanılan diğer beyaz renkli resmî yazışma malzemelerine benzeyen, tuhaf ve basit bir nottu. Gavin onun öteki yüzünü çevirdi. Kromerya mesaj dairesi, notun nereden geldiğini göstermek için üstüne “TS, Rekton” yazmıştı: Triya Satraplığı, Rekton Kasabası. Tanıdık geliyordu, Ayrık Kaya’nın yakınlarındaki kasabalardan biriydi belki de? Öte yandan, bir zamanlar orada pek çok yerleşim yeri vardı. Muhtemelen birisi resmî bir görüşme talep ediyordu. O tür mektupların uygunluğunun denetlenmesi ve ayrı ayrı ilgilenilmesi gerekiyordu gerçi.

Her neyse, onları okumadan önce yapması gereken başka şeyler vardı. Gavin her iki ekmek somununu da ikiye bölüp içlerine bir şey gizlenmediğinden emin oldu. Tatmin olan genç adam, çekmecelerinden birinde sakladığı bir şişe mavi boyayı alıp şarabın içine bir parça damlattı. Ardından içeceği çalkalayıp iyice karıştırdı ve bardağı, referans olarak kullandığı gök mavisi granit tabloya tuttu.

Kusursuzca halletmişti elbette. Neredeyse altı bin gündür her sabah yapıyordu bunu. Yaklaşık on altı yıldır. Yalnızca otuz üç yaşında olan bir adam için oldukça uzun bir süreydi bu. Şarabı ikiye böldüğü somunların üzerine dökerek onları maviye boyadı… ve zararsız kıldı. Haftada bir kez mavi bir peynir veya mavi bir meyve de hazırlıyordu ama o tür bir işlem çok daha fazla vakit alıyordu.

Triya’dan gelen notu eline aldı.

“Ölüyorum Gavin. Artık oğlun Kip’le tanışmanın zamanı geldi. – Lina”

Oğlum mu? İyi de benim bir oğ—

Ansızın boğazı düğümlendi ve cerrahlar ne derse desin kalbi tekliyormuş gibi hissetti. Rahatla, demişlerdi. Kalbin bir savaş beygiri kadar genç ve kuvvetli.

Cesur ol biraz. Bir sürü yoldaşın var, düşmanların senden korkuyor ve rakipsizsin. Sen Prizma’sın. Neden korkuyorsun? dememişlerdi elbette. Kimse onunla yıllardır bu şekilde konuşmamıştı. Bazen bunu yapabilmelerini diliyordu.

Orholam aşkına, mektup mühürlü bile değildi.

Gavin cam balkona çıktı ve farkında olmadan her sabah yaptığı gibi ışık emme gücünü kontrol etti. Güneş ışığını sadece kendisinin yapabileceği bir şekilde bileşenlerine ayırıp her parmağını sırasıyla görünür spektrumun en altındaki renkten en üstündeki renge dek doldururken eline baktı: kızılaltı, kırmızı, turuncu, sarı, yeşil, mavi ve süperviyole. Maviyi emerken bir aksaklık mı hissetmişti? Güneşe kısa bir bakış atıp tekrar kontrol etti.

Hayır, beyaz ışığı hâlâ kolayca ve kusursuz bir şekilde renklere ayırabiliyordu. Lüksini serbest bırakmasıyla birlikte tüm renkler tırnaklarının altından duman misali kıvrıla kıvrıla çıktı ve havaya tanıdık bir reçine kokusu yayıldı.

Gavin yüzünü güneşe döndü; sıcaklığı bir annenin okşayışı gibiydi. Genç adam gözlerini açıp içine kırmızının o sıcak, rahatlatıcı ışığını çekti. Düzensiz soluklarıyla eş zamanlı olarak rengi aldı ve verdi; nefesini düzene sokmaya çalıştı. Ardından kırmızıyı salıverip buz kadar soğuk olan koyu maviyi çekti içine. Gözleri donar gibi oldu. Mavi her zamanki gibi yanında berraklık, huzur ve düzen getirdi. Ama bir plan değil… Elinde bu kadar az bilgi varken öyle bir şey mümkün değildi. Renkleri salıverdi. Hâlâ iyiydi. Yedi yılından geriye en az beş sene daha vardı. Zamanı boldu. Beş yıl, beş büyük amaç.

Şey, beş amacının hepsi de o kadar büyük değildi belki.

Yine de, bir suikasta kurban giden veya başka sebeplerden ölen selefleri bir kenara bırakıldığında, son dört yüzyıl içerisinde Prizma olan herkes tam olarak yedi, on dört veya yirmi bir yıl hizmet vermişti. Gavin on dört yılı geride bırakmayı başarmıştı. Yani bol bol vakti vardı. Bir istisna olacağını düşünmek için herhangi bir sebebi yoktu. Ya da en azından çok fazla sebebi…

GÖZ ATIN  Lovecraft'ın Eserleri Karanlık Kitaplık'ta

İkinci notu alıp Beyaz’ın mührünü kırdı. İhtiyar kocakarı kulenin en üst katının yarısını genç adamla paylaşmasına ve mesajlarını Karris aracılığıyla elden teslim ettirmesine rağmen her şeyi mühürlerdi. Her şey kuralına uygun bir şekilde, düzgünce yapılmalıydı. Kadının Mavi’den terfi ettiğini unutmaya imkân yoktu.

Beyaz’ın notunda şöyle yazıyordu: “Eğer bu sabah gelecek öğrencileri karşılamayı yeğlemiyorsan, sevgili Lord Prizma, lütfen çatıda bana katıl.”

Bakışlarını Kromerya kulelerinin ve şehrin ötesine kaydıran Gavin, Büyük Jasper Adası’nın rüzgâr almayan körfezinde toplanan tüccar gemilerini süzdü. Hırpani görünümlü bir Ataş şalupası iskelelerden birine yanaşmak için manevra yapıyordu.

Yeni öğrencileri karşılamak. İnanılmaz. Böyle bir iş için fazla iyi olduğu falan yoktu… Şey, aslında tam olarak öyleydi. Gavin’in, Beyaz’ın ve Spektrum’un birbirlerini dengelemesi gerekiyordu. Lakin her ne kadar Spektrum genç adamdan daha çok korksa da, ihtiyar kocakarı istediklerini Gavin ile Yedi Renk’in toplamından daha fazla kez elde etmişti. Bu sabah yine genç adamın üzerinde deney yapmak istiyor olmalıydı. Gavin öğretmenlik yapmak gibi daha zahmetli bir şeyden kaçınmak istiyorsa bir an önce kulenin zirvesine çıksa iyi olacaktı.

Kızıl saçlarını sıkı bir at kuyruğuyla toplayarak oda hizmetkâ-rının kendisi için hazırladığı kıyafetleri giydi: fildişi rengi bir gömlek, iyi kesimli ve siyah bir yün pantolon, üstüne kocaman cevherler kakılmış bir kemer, gümüş işlemeli çizmeler ve gümüş ipliklerle İlitya rünleri işlenmiş siyah bir pelerin. Prizma tüm satraplıklara aitti, o nedenle tüm diyarların geleneklerini onurlandırmak için elinden gelenin en iyisini yapıyordu. Nüfusunun büyük çoğunluğu korsan veya kâfir olanların bile…

Bir anlığına tereddüt etti, sonra da çekmecelerinden birini açarak İlitya yapımı ikiz piştovlarını çıkardı. Tüm İlitya işleri gibi, bu iki silah da Gavin’in o güne dek gördüğü en ileri teknolojili şeylerdi. Ateşleme mekanizmaları zemberekli silahlara nazaran çok daha güvenilirdi; bunlara çakmaklı tabanca diyorlardı. Her piştovun namlusunun altında uzun bir bıçak bulunuyordu. Hatta onları arkasından beline taktığında sıkıca durmalarını sağlayan ve böylece oturduğunda kendi kendisini şişlemesini önleyen bir tür kemer düzenekleri bile vardı. İlityalılar sahiden de her şeyi düşünüyordu.

Piştovlar Beyaz’ın Kara Muhafızlar’ını da tedirgin ediyordu elbette. Gavin sırıttı.

Kapıya doğru dönüp duvardaki tabloyu tekrar görünce sırıtışı kayboldu.

Mavi ekmeklerin bulunduğu masaya yöneldi. Sonra da tablonun kullanılmaktan aşınmış kenarlarından birini tutup çekti. Çerçeve sessizce açılarak arkasındaki dar bir hava boşluğunu gözler önüne serdi.

Hava boşluğunun kötücül herhangi bir yanı yoktu. Bir adamın (diğer tüm engelleri aşsa bile) yukarı tırmanamayacağı kadar küçüktü. Kirli çamaşırları atmak için kullanılan şu boşluklardan biri olabilirdi pekâlâ. Yine de Gavin’in gözüne cehennemin ağzı, kendisini kapmak için ardına dek açılan zifirgecenin ta kendisi gibi görünüyordu. Somunlardan birini delikten aşağı atıp bekledi. Sert ekmek kilitlerden ilkine çarptığında bir takırtı duyuldu, ardından bölmenin açıldığını gösteren küçük bir tıslama geldi, sonra da kapandı. Somun bir sonraki kilide çarptığında daha kısık bir gürültü işitildi, birkaç saniye sonra da son takırtı geldi. Kilitlerin üçü de hâlâ çalışıyordu. Her şey normaldi. Güvenli. Geçmiş yıllarda birkaç hata yaşandıysa da bu sefer kimsenin ölmesi gerekmemişti. Paranoyaya lüzum yoktu. Gavin neredeyse hırlayarak tabloyu çarpıp kapattı.

 

Bölüm 3

Üç takırtı. Üç tıslama. Adamla özgürlüğünün arasındaki üç kapı. Hava boşluğu, mahkûmun yüzüne ikiye bölünmüş bir ekmek parçası tükürdü. Adam neredeyse hiç bakmadan onu havada yakaladı. Ekmeğin mavi olduğunu biliyordu. Tıpkı gece vaktinin hâlâ gökyüzünü yağmaladığı ve rüzgârın suyun tenini okşamaya cesaret edemediği sabahın o erken saatlerindeki derin bir gölün durgun mavisi gibi… Başka bir renkle karıştırılmadığı takdirde bu maviyi emmek zordu. Daha da kötüsü onu emmek mahkûmu can sıkıntısına sevk ediyor, tutkularından arındırıyor, böyle bir yerde bile kendisini huzurlu ve uyumlu hissetmesine neden oluyordu. Ama bugün öfkenin hararetine ihtiyacı vardı. Bugün kaçabilirdi.

Burada geçirdiği tüm o yılların ardından bazen renkleri bile göremiyor, kendisini grilere boyanmış bir dünyaya uyanmış gibi hissediyordu. En kötüsü ilk yıldı. Nüanslara son derece alışmış, ışığın tüm spektrumlarını ayırmakta ustalaşmış gözleri onu aldatmaya başlamıştı ve renkleri hayal eder olmuştu. O renkleri emmeye ve hücresini yıkacak araçlara dönüştürmeye çalışmıştı. Lakin hayal gücü tek başına büyü yapmaya yetmezdi, ışığa ihtiyacınız vardı. Gerçek ışığa. O bir Prizma’ydı, dolayısıyla morun ötesindekilerden tutun da kızılın altında kalanlara dek tüm renkler işini görürdü. Vücudundaki tüm ısıyı toplayıp gözlerini kızılaltıyla yıkamış ve hepsini usandırıcı mavi duvarlara fırlatmıştı. Duvarlar bu tür acınası ısı dalgalarına karşı güçlendirilmişti elbette.

Mavi bir hançer yaratıp bileklerini kesmiş, lakin kan damlaları taş zemine temas eder etmez renklerini yitirmişti. Bir sonraki sefer kanını avuçlarında biriktirip kırmızıyı içine çekmeye çalışmış fakat hücredeki tek ışık mavi olduğundan yeteri kadar renk toplayamamıştı. Kanını ekmeğe bulamak da işe yaramamıştı. Somunun doğal kahverengisi daima maviyle lekelenmiş oluyor, dolayısıyla ona kırmızı eklemek yalnızca koyu morumsu bir kahverengi elde etmeye yarıyordu. Emilemez. Tabii ki… Erkek kardeşi her şeyi düşünmüştü. Zaten hep düşünürdü.

Mahkûm giderin yanına oturup ekmeği kemirmeye koyuldu. Zindanı ezilmiş bir topa benziyordu; duvarlar ve tavan kusursuz bir küre şeklindeydi, zeminse çok dik olmamasına rağmen orta kısma doğru meyilleniyordu. Duvarlar içeriden aydınlatılıyor, tüm yüzeyleri aynı renkte bir ışık yayıyordu. Hücredeki tek gölge mahkûmun kendisiydi. İçeride sadece iki delik vardı: Yiyeceklerinin düştüğü ve susuzluğunu gidermek için yaladığı kesintisiz su pınarının aktığı yukarıdaki hava boşluğu ile atıklarının gittiği aşağıdaki gider.

Ne çatal bıçağa ne de elleri ile iradesi dışında bir araca sahipti. İradesi… her zamanki gibi. Onunla maviyi emip dilediği her tür alet edevatı yaratabilirdi ancak hepsi de o iradesini serbest bırakır bırakmaz çözünür, geriye yalnızca toz ve zayıf bir mineral-reçine kokusu kalırdı.

Ama bugün intikamını almaya başladığı gün olacaktı, özgürlüğünün ilk günü. Bu seferki girişimi (bunu bir “girişim” olarak düşünmeyi bile reddediyordu) başarısızlığa uğramayacak, ardından bazı meselelerle ilgilenmesi gerekecekti. Her şey sırayla… Hep mi böyle düzenli olduğunu, yoksa çok uzun süredir maviye maruz kaldığı için kökten mi değiştiğini artık bilemiyordu.

Odada kardeşi tarafından yaratılmamış olan yegâne şeyin, zemindeki sığ bir çöküntünün yanına çömeldi. Bir çanağın. Onu önce çıplak elleriyle ovalamaya, cesaret edebildiği kadar uzun bir süre boyunca parmak uçlarındaki yağlarla aşındırmaya başladı. Yara dokusu yağ üretmediğinden parmaklarının derisini soymadan önce durmak zorunda kaldı. Ardından tırnaklarından ikisini burnuyla yüzünün, diğer ikisini de kulaklarıyla kafasının birleştiği noktalardaki aralıklara sokup daha fazla yağ topladı. Vücudundan yağ çıkarabileceği her yeri kullandı ve bunlarla çanağı ovaladı. Görünürde gözle görülür bir değişiklik olmamasına rağmen çanak yıllar içerisinde parmağının ikinci eklemini alabilecek kadar derinleşmişti. Gardiyanı zeminin altına renkleri emen cehennemtaşlarından bir ızgara döşetmişti. O çizgileri aşacak kadar yayılan her şey tüm renklerini anında yitiriyordu. Öte yandan, cehennemtaşı korkunç derecede pahalı bir malzemeydi. Ne kadar derine iniyor olabilirdi ki?

Eğer ızgara sadece birkaç parmak derinliğindeyse yaralı ellerinin o sınırı aşması an meselesi olabilirdi. O zaman özgürlük o kadar da uzak olmazdı. Lakin gardiyanı birbirlerini çaprazlamasına kesen o çizgilerin bir ayak derinliğine inmesini sağlayacak kadar cehennemtaşı kullandıysa neredeyse altı bin gündür parmaklarını boşu boşuna aşındırıyor demekti. Öyle bir şey, burada öleceği anlamına gelirdi. Günün birinde kardeşi buraya iner, küçük çömleğini –mahkûmun dünyada bıraktığı tek izi– görür ve gülerdi. O hayalî kahkaha kulaklarında yankılanırken göğsünde küçük bir öfke kıvılcımı hissetti. Ona üfleyip sıcaklığının tadını çıkardı. Harekete geçmesine, mavinin yatıştırıcı ve zayıflatıcı etkisine karşı koymasına yardım edecek kadar yakıcıydı.

İşini bitirdiğinde çanağın içine işedi. Ve izledi.

İdrarının sarısıyla filtrelenen o kahrolasıca mavi ışık kısa bir anlığına yeşile çaldı. Adam nefesini tuttu. Zaman akıp giderken pis sıvı yeşil olarak kalmayı sürdürdü… sürdürdü. Orholam aşkına, başarmıştı. Yeterince derine inmişti. Cehennemtaşını aşmıştı!

Derken yeşil renk yitip gitti. Tıpkı her gün olduğu gibi, tamı tamına iki saniye içerisinde gözden kayboldu. Adam öfkeyle çığlık attı fakat öfkesi bile zayıftı, çığlığıysa daha çok hâlâ duyabildiği konusunda kendini temin etmeye yönelikti.

Bir sonraki aşama onu hâlâ deli ediyordu. Çöküntünün yanına diz çöktü. Erkek kardeşi onu bir hayvana dönüştürmüştü. Kendi bokuyla oynayan bir köpeğe. Ama bu artık çok eski, gerçek bir öfke hissetmesini sağlayamayacak kadar eşelenmiş bir duyguydu. Altı bin gün boyunca, artık küçük düşürülmesine sinirlenmeyecek kadar çok küçük düşürülmüştü. İki elini birden sidiğine sokup tıpkı vücut yağlarıyla yaptığı gibi çanağın kenarlarını ovalamaya başladı. Tüm rengi çekilmiş de olsa sidik yine de sidikti. Hâlâ asidik olmalı, cehennemtaşını vücut yağlarının yapacağından daha hızlı aşındırabilmeliydi.

Ya da sidiği yağları etkisiz hâle getiriyordu belki de. Kaçış gününü her seferinde biraz daha ileriye öteliyor olabilirdi. Hiçbir fikri yoktu. Onu çıldırtan asıl şey de buydu zaten, parmaklarını sidiğinin sıcağına daldırmak değil. Artık değil…

İdrarı avuçlarıyla boşalttı, sonra da çanağın içini birkaç bezle, kıyafetleriyle ve yastığıyla kuruladı. Hepsi leş gibi sidik kokuyordu. Bu kokuyu o kadar uzun süredir üzerinde taşıyordu ki artık bu onu gücendirmiyordu. Önemi yoktu. Önemli olan tek şey çanağın ertesi gün kuru olmasıydı ki tekrar deneyebilsin.

Bir başka gün, bir başka mağlubiyet. Yarın kızılaltını yeniden deneyecekti. O rengi kullanmaya çalışmayalı bir süre olmuştu. Son denemesinin ardından yeterince toparlanabilmiş, böyle bir çabaya kalkışacak kadar güçlenmişti. Kardeşinin ona öğrettiği bir şey varsa o da gerçekte ne kadar kuvvetli olduğuydu. Belki de Gavin’den bu kadar çok nefret etmesinin sebebi de buydu. Ama en az bu hücre kadar soğuk bir nefretti bu.


[1]      Yaban domuzunu andıran memeli bir hayvan. Normalde boynuz dişleri yoktur ama bu evrendekilerin var – ç.n.

  • 133
    Shares




Brent Weeks’in Dünyaca Ünlü “Işıkyaratan Serisi” Sonunda Bizlerle! [Ön Okuma] için 5 yorum

  1. Ayberk35 dedi ki:

    Heyecanla bekliyorum bu kitabı.


  2. Peter V. Brett’in yorumu çok samimi değil mi ya? :hugs: İthaki’ye çok yakışıyor böyle seriler ayrıca.


  3. Çevrileceğini duyduğum andan beri heyecanla beklediğim seri bu. Meraktayım.


  4. Normalde serilerin tamamlanmasını bekleyip öyle okurum ama bu yolu artık terk etmeye karar verdim, ilk olarak bu kitapla başlayayım bari. :star_struck:


  5. Bugün de hype’landık Allah’a şükür.


Brent Weeks’in Dünyaca Ünlü “Işıkyaratan Serisi” Sonunda Bizlerle! [Ön Okuma]

Brent Weeks’in yurt dışında çok ses getiren epik fantastik serisinin ilk kitabı “Kara Prizma,” İthaki Yayınları aracılığıyla nihayet bizlerle. Kayıp Rıhtım’a özel ön okuması haberimizde.

  • 133
    Shares

 

 

Başa dönün
Daha fazla Edebiyat
Epik Bir Destanın İlk Adımları: Felanties Serisi – Sessiz Şarkılar

Hem Felanties Serisi'nin hem de Anıl Teryaki’nin ilk kitabı olan, epik fantastik türündeki Sessiz Şarkılar’ı...

Kapat