in ,

Yerli Bilimkurgu: İçimizdeki Robotlara İçimizden Bir Bakış

Ruhşen Doğan Nar’ın İçimdeki Robot’u özelinde, yerli bilimkurgu edebiyatının geçmişten günümüze olan yansımalarına detaylı bir bakış sizlerle.

İçimdeki Robot - Ruhşen Doğan Nar

“Oysa, yapay zekâ hiçbir zaman cinayet işlememiştir. Cinayet, insanlığa ait bir kavramdır; İnsanlık, yapay zekânın da kendilerine benzeyeceğini sanmıştır. Bundan ölesiye korkmuştur. Bu korku onlara bunun gibi öyküler yazdırmıştır. Ancak sizin de bildiğiniz gibi yanılmışlardır. Biz hiçbir zaman bir insanı öldürmedik.”
İçimdeki Robot, Sayfa 28.

 

Yerli bilimkurgu edebiyatının gelişim aşamaları, kültürel merhalemizin bir özeti mahiyetinde. Bunu açarak başlayalım anlatmaya. Evvelce Araplardan İranlılara ve ardından bize geçen anlatılar vardı, Divan Edebiyatını ortaya çıkaran kaside ve mesnevi gibi edebi türler bu anlatıların tesiriyle beslenip şekillenmişti. Hint’in Binbir Gece Masalları’ndan, Şehname’ye ve oradan Şeyh Galib’e uzanan bu anlatı geleneği Türk şairlerce de söylenen şiirler üretse de, Yunus Emre misali Anadolu kokan bir öze sahip miydi? Bu konu tartışmalı. Bana göre kullanılan yazı dili, estetik algısı ve şiiri meydana getiren detaylar bu toprakların ruhuna uygun değildi. Leyla ile Mecnun da bizden değildi esasında, bizlerce söylenmesi bize ait, bir parçamız kılmıyordu. Benzeri pek çok başka örnek de böyleydi, başkalarının sözlerini kendi dilimizle söylüyorduk; hâlbuki anlayanı bile sayılıydı.

Öte yandan Tanzimat döneminde rota bu sefer Batı’ya çevrildi. Batı’dan çok sevilen, ilgi çekici eserler uyarlanarak yerli okura sunuldu. Bilhassa Fransız menşeili bu eser uyarlamaları, bilimkurgudaki Merihten Saldıranlar örneğine benzemektedir. Eseri al ve ufak dokunuşlarla kendine ait kıl. Elbette gerçek anlamıyla çeviri yapan isimler de vardı ama nihayetinde çeviri kültürü öylesine yerleşir ki, yerli eserler bu çevirilerin tesirinde kaleme alınmaya devam eder. Mehmet Rauf’un Eylül’ü psikolojik bir roman olarak oldukça sıradan bir eserdir, ancak Batılı olabilme kıstası döneminde saygın hale getirmiştir. Hassaten bugünden bakıldığında birçok yerli klasik artık edebi değerini kaybetmiş, dönemini doğrudan anlatması dışında cazibesini yitirmiştir. Buna batının kendi eserleri de dâhildir. Klasiklerin kaç tanesi günümüz insanına hitap edebiliyor ki? Anlatım geleneklerinin değiştiği aşikâr. Uzun betimleme ve tasvirlerin yeri yok. Ancak üretilen eserlerin kıstası yine batı-doğu çatışmasının odağında belirleniyor. Mesnevi doğuya ait, roman ise batıya; bizim yaptığımız da ikisini de almak ve kendimizce mukallid olmak. Göçebe toplumun mu mirası bu yoksa izahı başka mı düşünmek gerek.

Yerli bilimkurgu da haliyle batıdan tesirle şekillenmiştir.

Merihten Saldıranlar ve dönemin Çağlayan Yayınevi çevirileri batının gözünden evren tahayyülü sunar. Batı her şeyi yapar ve bizler onu almak hususunda gereken özveriyi göstermekten çekinmeyiz. Bu bir batı eleştirisi olarak algılanmasın, zira medeniyetin dinamikleri bellidir ve şayet birinin ürettiği ürünü alırsan beraberinde kültürünü de kabul etmiş olursun. Felsefe dilinin Latince ve Almanca olması boşuna değil. Ya da bilimkurgunun batı ya da daha ziyade Anglosakson kültürle harmanlanarak bugünlere ulaşması da gayet anlaşılır. Bunun izahı da oldukça basit: Kültürel hegemonya.

Merihten Saldıranlar yerli bilimkurgu

Politik güç, erk sahiplerine kültürel hegemonyanın anahtarını sunar. Antonio Gramsci’nin ortaya attığı kültürel hegemonya kavramı, Latin dilinin entelektüelite ölçütü oluşundan Holywood’un sinemadaki yerine değin tüm detayların iktidar ilişkileri özelindeki bağını irdeler. Fransızcanın kültür dili olması ve İngiltere ile aralarındaki geçişler nedeniyle İngilizceyi etkilemesi; ancak İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra İngilizcenin iyiden iyiye hegemonyayı ele geçirmesi bunun bir göstergesi. Kim güçlüyse onun gözünden bakarsın dünyaya, kimin sesi çıkıyorsa o bağırır senin türkünü. Sana sadece dinlemek düşer (mi acaba?) Hadi biraz daha düşünelim.

Batının hegemonyasına dair en önemli kanıt Latin Amerika edebiyatının diğer bütün bölgelerden farklı olmasıdır. Batı, romanın ölçütünü belirlediği için zamanla herkes benzeri şekilde yazmaya başlar. Örneğin Tolstoy, Savaş ve Barış’ı bir Rus olarak yazdığı için milli bir destan olarak niteliyordu; ki başyapıtını inceleyen eleştirmenlerin tarih boyunca bu fikri desteklediği, batının roman formundan azade, Rus kimliğine özgün nitelikler taşıdığı söylenir. Fakat bugün hem Sovyet yönetimlerinin yanlış politikaları hem de değişen edebi anlayış Rus romanlarını batının ekseninde bir noktaya getirdi. Bilimkurgunun Anglosakson hâkim kültür dışında en önemli yaratıcıları olan Rus yazarlar yitip gitti. Bu bakımdan Latin Amerika’nın büyülü gerçeklik diyerek yarattığı edebi dünya çok kıymetli. Bahsi geçen farklılık o denli kıymetli ve sarsıcı etkiye sahip ki, zamanla diğer kültürlerin de kendileriyle yüzleşmesine ve özlerine dönmesine vesile olmuştur.

Başarısının formülü de basit. Batının Dünya Edebiyatı diyerek hegemonyayı hüviyete kavuşturduğu tek tip metinlerin ya da postmodernizmin muvazenesini kaybetmeye meyyal hallerinin aksine, ihtiyaç duyduğu ne varsa içinde yeşerdiği topraktan aldı. Kendini dışarıya kapattı ama içinde olanı da muhafaza etmeyi bildi. Gabriel Garcia Marquez böyle yazdı Yüzyıllık Yalnızlık’ı; Kolombiya’nın puslu dağlarında soluğuna kavuşup tüm dünyaya yayıldı. Harcını kendi toprağından aldı ve fabrika üretimi eserlerin yanına el emeği göz nuru diyerek bıraktı. Halkının gerçeğini anlayan ve dünyaya farklı bir şey söyleyen herkes gibi de kimliğini buldu. Julio Cortazar, Mario Vargas Llosa, Carlos Fuentes, Isabel Allende, Eduardo Galeano ve nicesi… Hepsinin kalıcı izleri, bizler için bir ders niteliğinde değil mi sahi?

Bizde yerli bilimkurgu sinemada parodi, edebiyatta ise ne yazık ki ironiye evirilen eserlerden mürekkep kabul edilse de, elbette bundan ibaret değil. Sorumluluğunu bilen, üstlenen ve çekinmeden ifa eden değerli insanların sayesinde de gün geçtikçe daha fazla bilinir, benimsenir hale geliyor. Sırası gelmişken bu noktada birkaç ismi anmak boynumuzun borcu. Orhan Duru, Bülent Akkoç, Bülent Somay gibi saygın isimlerin emeği olmasa bizlerin bilimkurgu sevgisi başlamadan biterdi kuşkusuz. Gençlere yol gösteren, dikenleri bin bir emekle toplayan insanların hakkı ödenmez. Bedel ödeyen devlerin omuzlarında yükseliyor, kendini buluyor yerli bilimkurgu. Bununla birlikte bir nokta daha var ki, muhtemelen dönüm noktası olarak bambaşka bir öneme sahip.

Müfit Özdeş yerli bilimkurgu
Müfit Özdeş

Son Tiryaki, sıradan bir öykü seçkisinden çok daha öte. Türkler bilimkurgu yazamaz, diyen kim varsa götürüp kafasına çarpmak lazım, belki arada birkaç kelime öğrenir bu vesileyle. Neden yazamasın? Hem de hakkını vererek yazmış! Çağın ruhunu yakalamak diye tabir edilen bir durum vardır, döneminde ne varsa gözlemler ve kâğıda dökersin. Bu bağlamda Charles Dickens en iyi örnektir. Yazarak zengin olmuş ve tek başına edebiyatın kaderini değiştirmiştir. Karton kapak, özel baskı gibi bugünün önemli terimleri onun icadıdır. Bir de sokağın nabzını tutmak vardır ki, Jack London’ın eserlerinde bunu net biçimde görürüz. Okuyanını bugün bile tesir altında bırakması tesadüf olmasa gerek. Yaşamı bu denli canlı biçimde, tüm hatlarıyla aktarabilmek maharet gerektirir ve London bu konuda bir deha!

Müfit Özdeş’in dehası ise bizden, içimizden. Onunla ilk karşılaşmamda bıraktığı intiba ile gözümde Lev Tolstoy esvabına bürünmüş, hayranlığımı kazanmıştı. Tolstoy’un sosyal analizlerini andıran gözlemlerini öykülerine özenle aksettiren, yaşadığı toplumun motiflerini bilimkurgunun kalıplarında yeniden işleyen Özdeş’in bu başarısı yalnızca Metis Bilimkurgu Serisi’ndeki tek Türk yazar olmasından ibaret değil; aynı zamanda batının klişeleri olmadan da bilimkurgu yazılabileceğinin bir ispatı. Bizler binlerce yıllık bir gelenekten geliyoruz, kendimize ait anlatıcılık yöntemlerimiz var; mukallid, orta oyunu, gölge oyunu ve meddahın tiyatromuzdaki yeri es geçilemez kıymette. Halk hikâyeleri, masallar, destanlar, şiirlerle geçmişimiz devasa bir veri hazinesi. Bunları bilimkurguda yeniden ele alsak ve sunsak çeviri diline mahkûm kalmaktan, kültür transfer etmekten daha makul olmaz mı? Müfit Özdeş’in yaktığı meşale bugün bu yazıyı yazdıran kıymetli başka bir yapıtın da yolunu aydınlatmıştır böylece.

Ruhşen Doğan Nar’ın öyküleri son dönemde sıklıkla karşılaştığımız çeviri dili mağdurlarından çok farklı. İçimdeki Robot’un bir yanı da bu bakımdan doğup büyüdüğü kültürün birikimini çok güzel biçimde taşıyor ve okuruna başarılı biçimde aktarıyor. Başlıkta da dikkatinizi çekmiştir, içimizden gelerek içindekini anlatan kalemin kelamı su misali akıp gidiyor ve kendimize sorular sormamıza aracılık yapıyor. Anlattığı şeyler geleceğin birer öngörüsü olarak orada bir yerde, hatta kimisi bugünden gerçekleşme aşamasında. Ruhşen’in yetkin hayal gücü çağları bir bilge edasıyla okuyor, durmadan geçen insanları seyrediyor ve çağının ruhunu her birinin zihnine sirayet edip yaşamlarına tanıklık ederek titizlikle işliyor.

İçimdeki Robot - Ruhşen Doğan Nar

İçimizde Robot var evet, kıymetli insan Ioanna Kuçuradi’nin de dediği gibi, “insanın robotlaştığı, robotların insanlaştığı” bir çağdayız. Kimlik yitimi bütün kabullerin, kutsalların ve değerlerin yıkımını da beraberinde getiriyor. 21. yüzyıl muhtemelen yıkımın çağı olacak ama yeniden inşa için işaret bekleyeceğiz. İşte bu işarete dair fikirleri sunmak adına bilimkurgu çağımızın mitosuna tekabül etmekte ve Ruhşen Doğan Nar’ın ortaya koyduğu metinler bizlerin de kabuğumuzu kırıp yeniden vücut bulabileceğimizi kanıtlamakta. Gelecek, yalnızca onu öngörmekle senin olmaz; anlamalı ve kendi dilinle anlatmalısın. Geçmişinle yüzleşerek, bugününe sahip çıkarak, kendini tanıyarak… Sokrates boşuna “Kendini tanı!” demiyordu. Kendinden başlar ve kendine varır çıktığın bütün yollar. Ruhşen’in İçimizdeki Robot’a dair söyledikleri de bu bağlamda şu soruya ulaştırıyor. Yaratıcı mı eseri yoksa eser mi yaratıcıyı biçimlendirir? Yanıtı bulabilmek içinse mutlaka İçimdeki Robot’a bir şans vermeli ve geleceğin en önemli kalemlerinden biriyle tanışmalısınız.

Sizler de yerli bilimkurgu edebiyatı ve İçimdeki Robot’a dair düşüncelerinizi Kayıp Rıhtım Forum‘da paylaşabilirsiniz.

Emre Bozkuş

Oyla!

Konuk Yazar

Siz de Kayıp Rıhtım'da konuk yazar olabilirsiniz!

İletişim: [email protected]

Maddaddam Dizisi Hulu Margaret Atwood

Margaret Atwood’un Maddaddam Üçlemesi Hulu Dizisi Oluyor

Warner Bros. filmleri

Warner Bros. Beyaz Perdeye Geri Dönüyor: Filmler 2022’de Önce Sinemalara Gelecek