in ,

Rembrandt, Vermeer ve Hals’ın Kadınları

Rembrandt, Johannes Vermeer ve Frans Hals. Hollandalı sanatçıların resmettiği bu ünlü kadın portreleri, detaylara doğru çıkılan bir yolculukta bizlere neler fısıldıyor?

Rembrandt Johannes Vermeer Frans Hals

Gözleri tamamen kapalı bir şekilde bir odanın içinde duran üç adam düşünün. Rembrandt, Johannes Vermeer ve Frans Hals. Ellerinde birer fırça, önlerinde tuvalleri var. Üçüne de tek bir kelime söyleniyor. “Kadın…” Sizce onların kadınları kendi karanlıklarında bize nasıl yansır ve tüm dünyanın gözleri nasıl tamamen açılırdı? Ruhunu tuvale dökerken, görme engeline rağmen yine de aynı eserleri ortaya çıkarırlar mıydı?

Bence Rembrandt bunu yapardı. Kusursuz bir sistemin çalışması gibi görünen tablolarında gözlerin görebileceğinden daha fazlası var. Onun kadını ise bana göre Betşeba’nın ta kendisi. “Banyosunda Betşeba” adlı eserinde poz veren model sevgilisi Hendrickje Stoffels olması belki de Betşeba’nın ruhunu daha tutkulu yansıtabilmesine sebep olmuştur. Her ne kadar varsayımlar onun çok genç yaşta ölmesi ve resimde gözümüze çarpan sol göğsündeki gölge, ölüm sebebinin göğüs kanseri olduğu yönünde olsa da Rembrandt Tanah’ta geçen bir olaydan esinlenmiştir.

Ordusunda yer alan generallerden Uriya’nın karısını banyo yaparken gören Davud; ani arzusuna yenik düşerek Betşeba ile yakınlaşmış ve bu yakınlaşmada onu hamile bırakmıştır. Davud Uriya’yı savaşa gönderip öldürülmesini sağladıktan sonra karısını almış ama zavallı Betşeba çocuğunu doğurduktan birkaç gün sonra onu kaybetmiştir. Davud’un yaptığı hainliğin cezası bu şekilde oldu diye yorumlanmıştır. Olayımız bu fakat Rembrandt bu şekilde dökmemiştir resme.

Davud’un Şehveti: Banyosunda Betşeba – Rembrandt

Banyosunda Betşeba - Rembrandt

Sadece banyo yaparken görürüz Betşeba’yı. Hem kurban hem günahkâr olarak boynunu bükmüş, kaderine razı gelmiştir. Elindeki mektup ve düşünceli görüşünü ise bu mektubun Davud tarafından gelmiş olabileceğini düşündürür. Rembrandt’ın aslında kesinlikle görüp sorgulamamızı istediği nokta mektubu alan Betşeba’nın verdiği tepkidir. Çaresizce kendini salıvermiş kadını ne su ne de altında duran beyaz örtü temizleyemezdi. Ruhunu kirleten Davud onun en büyük talihsizliği olmuştu. Çırılçıplak vücudunda, takılarının dokunduğu teni bile acı veriyordu belki de ona. Önünde çorabını giydiren kişi ise elçiden ibaret gibi durur. Tablonun dikkat çekici başka bir noktası ise arka fondaki örtülerin aldığı şekildir. Örtülerin üzerinde yer alan desenlerdeki figürü Betşeba’ya bakan bir kurda benzetebiliriz. Burada kurt; Davud’un şehvetini simgeliyor diye yorumlanabilir. Rembrandt’ın kafasında beliren olayın bu şekilde derinlemesine tuvale yansıması bir çift gözün gördüğünden, birkaç fırça hamlesinden fazlasıdır. Betşeba, Rembrandt’a söylenen “kadın” kelimesinin yüzyıllara gömülmüş ruhudur.

Peki ya Vermeer ne yapardı? Oda klasik bir Hollanda evinden izler taşısa dahi gözleri kapalı olduğundan dolayı ona kalan görebileceği tek şey ruhunda parıldayan inci küpeler olabilir miydi?

İnci Küpeli Kız – Johannes Vermeer

İnci Küpeli Kız - Johannes Vermeer

Johannes Vermeer’in başyapıtlarından biri kabul edilen İnci Küpeli Kız, onun kadınlara bakış açısını görmemizi sağlayan eserlerinden biridir. Bir kadını çizerek, onlara sosyal hak veren, sosyal düzende yer vermeye çalışan ressam, tabloda gördüğümüz sıradan hizmetçi kız gibi duran birini çizerek halktaki baş kaldırışı desteklemiştir. Özel teknolojiyle yapılan araştırmalar neticesinde kızın sadece bir model portresi değil, çilleri, kılları yani onu tam anlamıyla gerçek bir insan yapan detayları ortaya çıkmıştır. Vermeer’in kahverengi boya kullanarak gözün etrafına küçük kirpikler yaptığı da bu çalışmayla görülmüştür. Odağımızda beliren inci küpesiyle sanki bize doğru dönüp konuşacak gibidir. Tüm sıradanlığına rağmen sıra dışı bir görünüştedir. Aralanan dudakları tutkuyla bakarken, gözyaşı şeklinde yapılmış küpesiyle büyüleyicidir. Işığın yansıması çok başarılı bir şekilde verilmiştir.

Bu arada, biz onu İnci Küpeli Kız olarak biliyoruz ama ilk olarak “Türbanlı Kız” diye isimlendirildi. İtalyanlar bu tablo ile karşılaştığında “Kuzey’in Mona Lisa’sı” dediler. Bir Tronie çalışması olan bu tablo Altın Çağ Hollandası’ndan günümüze kadar ışığını yansıtmaya devam etti. Vermeer’in güçlü ifadeye sahip bu kadını hakkında inanılmaz tahminler, yorumlar, düşünceler gelse de hâlâ gizemini korumakta.

Aziz François de Sales’in şu sözünü hatırlatmak istiyorum.

“Ancak biliyorum ki Tanrı’nın arkadaşı İshak iffetli Rebeka’ya aşkının simgesi olarak küpeler vermişti.”

Kuzey Avrupa’da inci iffetin bir sembolüydü gibi düşünebiliriz. Vermeer’in resmettiği hizmetçi olduğu tahmin edilen bu kadının inci küpeye sahip olması çok zor olduğundan dolayı belki de Vermeer ona ödünç vermiştir diyebiliriz. Kitaplara, sinemaya bile ilham kaynağı olmuştur. Döneminin aksine bize değil ressama doğru bakar. Renklerin ahengi, toplumsal bakış açısının sanatla bütünlenişi ve derin tutkusuyla Vermeer’in kıza bakışı karanlıkta bile yönünü bulan gözlerdir.

Çingene Kızı – Frans Hals

Çingene Kızı - Frans Hals

Rembrant ve Vermeer düşünürken Frans Hals çoktan Çingene Kızı’nı bulmuştur bile. En derin Tronie çalışmalarından biri olan bu tablo da Hals’ın ölü renkleri ile yakınlaşırız. Resimsel görünümün ahengini sağlayan imprimatura üzerine ana resimleme katmanını ince sürmüştür. Nüans zenginliği ana resimleme aşamasıyla birlikte sonuca baktığımızda fırça dokunuşları kadar önem taşıdığını görürüz. Yaşamı tüm doğallığıyla seven Hals, bu tabloda ruhunun özelliklerini aktarmıştır. Akademik bir portre ya da ciddilikten tamamen uzaktadır. Genç çingene kız dalgalı siyah saçları, açık yüzü ile bize değil sanki yanında olan göremediğimiz birine bakmaktadır. Tartışıyor, gülüyor, alaya alıyor havası vardır. Kırmızı ve dolgun dudakları, güvensizlik duyan ifadesini gizler gibidir. Işığın parlaması, hafif fırça darbeleri ile bu tarifini tam anlamıyla yapamadığımız ifade çekiciliğini arttırmaktadır. Resmin arka planı bulanık olsa bile bu çok gereksiz bir ayrıntıdır. Frans Hals bu tuvale bir hayat vermiştir.

Bu üç Hollandalı ressamın kadınlara olan bakışını tabii ki bu kadar sınırlı bir şekilde tanımlayamayız. Fakat aktarımlarıyla o kadınların ışığını bize yansıtıp onların gördüğü yerden görebilmemizi sağlamışlardır. Bizim gözlerimizi de bağlasalar, o ruhu eksiksiz hissetmeye devam ederdik.

Peki ya siz bu üç ressam içerisinden hangisinin eserlerini daha dikkate değer ve ilgi çekici buluyorsunuz? Yorumlarınızı Kayıp Rıhtım Forum’da bizlerle paylaşabilirsiniz.

* * *

* Pablo Picasso Hakkında Bilmeniz Gereken 8 Bilgi

Oyla!

Yeşim Teke

1995 doğumlu, Kapadokya’da yaşayan roman yazarı, ressam ve tasarımcıyım. 2018’de Aziz’in Arkadaşı isimli ilk romanım çıktı. Yazmaya blog sitem üzerinde başladım. Kısa öyküler, söyleşiler, makaleler, biyografilerin ardından roman yazmaya karar verip, bir senelik sürecin sonucunda edebiyat dünyasındaki yerimi aldım. İlk kitaptan sonra görsel sanata yoğunlaştım. Çizim tekniğimi geliştirip resimde tarzımı oluşturdum. Kendi çizim kağıtlarımı bitkisel yöntemlerle üretip, Uzak Doğu Mitolojisi üzerinde çalışmalar yaptım. Kapadokya’ya yerleştikten sonra buradaki seramik atölyeleri ile iş yapıp, bölgenin özel toprak tabakları üzerinde koleksiyon hazırladım ve devam etmekteyim. Tasarım da bu aşamada devreye girip resimle bütünleşti ve ürettiğim birçok ürünü çizgilerimle buluşturdum. Son zamanlarda ise ikinci romanım üzerinde çalışmaktayım. Sanat Tarihi, Uzak Doğu Mitolojisi, Sinema ve Edebiyat ile ilgilenmekteyim.

Adak - Deniz Erbulak

Adak: Deniz Erbulak’ın Kaleminden Uğultulu Bir Gerilim

Eski Hikâye - Fatma Berna Yıldırım | Haftanın Kitabı #152

Eski Hikâye – Fatma Berna Yıldırım | Haftanın Kitabı #152