in ,

Three Thousand Years of Longing İncelemesi: Bir Şehir, Bir Masal, Bir Tılsım

Three Thousand Years of Longing filmi için hazırladığımız inceleme yazısı yayında. George Miller’ın yönettiği yapımda Tilda Swinton ve Idris Elba yer alıyor.

Three Thousand Years of Longing incelemesi

Three Thousand Years of Longing incelemesi sizlerle. Tilda Swinton ve Idris Elba‘nın başrollerinde yer aldığı ve George Miller tarafından yönetilen Üç Bin Yıllık Bekleyiş, A. S. Byatt’ın kitabından uyarlandı.

Kimi hikâyelerin tamamlanabilmesi, olaylardan bağımsızdır. Doğru mekân ve zamanın gelmesini sabırla bekler bu hikâyeler. Çünkü gerçekliklerini ancak o kıvama eriştiklerinde duyurabilirler. Dile gelmeleri, ancak o biricik birleşimin eseri olabilir. Ve bu noktayı bulduklarında da kendi gerçekliklerini yaratmış olurlar. Kimse bundan bir kuşku duymaz, bütün zihinler bu gerçekliğin beşiğinde sallanmaya gönüllüdür. Tilda Swinton‘ın canlandırdığı Yazar ve anlatı bilimci Alithea Binnie de hikâyesinin ilk cümlesinde, gerçekliğini ilan edecek uygun kıvamını bulduğunu söyler: “Benim hikâyem gerçek.” Her bir kelimesiyle nesnel gerçekliği kendinden fersah fersah uzaklaştırır. Çünkü anlatacaklarının hepsi yalnız “ona” mahsustur. Hepsi birer “hikâyedir”; değil yüzyıllara, bin yıllara meydan okumuş sağlam köklü birer kurgudur. Ve nihayetinde kendi doğruluğuna inanmış birer gerçekliktir. Diğer tüm nesnelliklerden bağımsız, yegâne öznesinin sesinde, kokusunda, bakışında can bulmuş inançlardır. Tüm bu özellikleriyle kısa süre önce vizyona giren Three Thousand Years of Longing, gerçeğin bir anlatı dünyasında nasıl yeni baştan yazıldığını ve kelimelerin oyun alanını bizlere sunar.

Three Thousand Years of Longing fragmanı George Miller

Yönetmen koltuğunda George Miller’ı gördüğümüz Three Thousand Years of Longing, A. S. Byatt’ın Bülbülün Gözündeki Cin (1994) adlı eserinden uyarlanmıştır. Ancak usta yönetmenin objektifinde günümüzün modern dünyasına taşınan unsurlar, eski İstanbul sokaklarının efsununu korumayı başarır.

Kurguya kısaca değinecek olursak Alithea, sözel anlatı geleneği hakkında bir konferansa katılmak üzere İstanbul’a davet edilir. Yolda biz izleyicilere hikâyesinin gerçek olduğunu söylerken eklemeyi unutmaz:

“Ama bunu bir masal dilinde anlatırsam daha inandırıcı olacaktır.”

Böylelikle, Three Thousand Years of Longing boyunca izleyeceğimiz her şeyi nesnel sorgu süzgecinin kelepçelerinden kurtarmış olur. İnandırıcılık için kanıta muhtaç kelimelerin yerini tatlı bir masal tadı alır -ve bu tat, doğrudan duygulara hitap etmesiyle çok daha gerçektir aslında. Three Thousans Years of Longing’de anlatılan tüm hikâyeyi bu iki cümle üzerine inşa eden Alithea, bir bakıma post-yapısalcı “oyun” kavramını ve çeşitli fenomenoloji kuramlarını bir çekirdekte toplamıştır.

Three Thousand Years of Longing: Bir Anlatı Oyunu Olarak Masal

Üç Bin Yıllık Bekleyiş incelemesi

19. yüzyıl Rus yapısalcılığı, anlamı eserin içinde mevcut bir varlık olarak görüyordu. Eserin her bir yapı unsuru, kendi anlamına sahipti ve eleştirmenin/okuyucunun görevi, bu anlamı ortaya çıkarmaktı. Bu bakış açısı, anlatıdaki otoriteyi bilfiil esere verirken yüzyılın sonlarında Fransız filozof ve eleştirmen Jacques Derrida, “yapı”yı tümden yıktı. Ona göre anlamı haiz olan ancak eseri algılayanın biricik varlığıydı. Yani eleştirmenin, okuyucunun öznel bakış açısıydı. Anlam, bu açıya göre şekillenip her bir göze dokunduğu anda yeniden yazılıyordu. Böylelikle de sonsuz bir yapı ve yıkım oyununa girilmiş oluyordu. Anlamı çoğullaştırırken esere de ölümsüz bir soluk üfleyen bu kuram, post-yapısalcılık olarak 20. yüzyıla damgasını vurdu. “Katı olan her şey buharlaştı”; belirsizlik, her şeyin temel ilkesi oldu.

Kuram tarihini incelerken bizler bu gelişmeleri yakın yüzyıllara yerleştiriyoruz. Özellikle bir inceleme alanı olarak adlandırılışları bu zamanlara tesadüf eder. Ancak zamana meydan okuyan sözlü anlatı geleneği, Derrida’nın oyununu, tarihin çok daha eski noktalara götürür. Nitekim Alithea’nın anlatısı da masal dilinde sunulmasıyla bunu gösterir. İstanbul’a vardıktan sonra garip birtakım hisle çevrelenen yazar, gerçek olup olmadığından kuşku duyduğu bazı görüntüler görür. Başta bunu yorgunluğuna, dalgınlığına verir. Ancak Mısır Çarşısı’ndaki yadigâr dükkânlarının birinde görüp vurulduğu şişe, gerçeklik algısını yeni baştan yazacaktır. Dıştan bakıldığında hiçbir albenili özelliği yoktur bu şişenin. Aksine, yanındaki diğer gösterişli şişelere kıyasla çirkindir üstelik. Ama Alithea, bu şişede kendine seslenen bir çağrıyı işitir ve onu alıp otel odasına götürür. Nitekim kaderini kökten değiştirecek olan şişenin dışı değil, içidir. Şişe kapağının açılmasıyla birlikte Idris Elba tarafından canlandırılan yere göğe sığmayan dev bir cin belirir Alithea’nın karşısında. Yüzlerce yıldır şişeden şişeye hapsolan bu cinin bir tek dileği vardır, o da şişenin sahibinden üç dilek almak. Bu dilekler gerçekleştiğinde cin de özgürlüğüne kavuşacaktır. Fakat bir anda kendini inanılması mümkün olmayan bir durumda bulan Alithea için her şey öyle bir anda olup bitemez. Cinin varlığına alıştıktan sonra onunla oturup konuşmak, hikâyesini dinlemek ister. Cinin anlatacaklarıysa tam üç bin yıllık bir esaret, tutkulu bir aşk öyküsü ve kederin tüm renkleridir.

Üç Bin Yıllık Bekleyiş inceleme

Cin anlattıkça Alithea, o zamana değin kaleme aldığı kurguların ne kadar yavan olduğunu anlar. Cinin hikâyesi, dünya gerçekliğinin kabul edemeyeceği kadar uçarıdır belki. Ama Alithea için bundan başka bir gerçeklik yoktur artık. Nitekim biz izleyicilere de sirayet eder bu durum. Kayıtlı tarih belgelerinden edindiğimiz bilgileri bir yana bırakır, hiçbirinin gerçekliğini sorgulamadan onlara “bizzat şahit olan” kişilerin hikâyelerine inanmayı tercih ederiz. Bu da anlatının, gerçeklik karşısında ne kadar güçlü ve kabul edilebilir olduğunu gösterir. Bir bakıma asıl olan hikâyeler ve öznel anlatılarken gerçeklik dediğimiz nesnel kurgu, yapay bir yaratı gibidir. Three Thousand Years of Longing’in kurduğu en zekice paradoks da budur. “İster inan, ister inanma,” dercesine kayıtlı tarihlerin şahitliğini hiçe sayarak kendi tanıklığını hepsinden üstün kabul eder. Üstelik öyle keyifli bir oyundur ki bu, bizler de nesnelliğin güvenli limanlarını istemeyiz artık. Anlatının her bir kelimesiyle şekillenen, eğilip bükülen yepyeni bir gerçekliği duyumsama yoluna gideriz.

Üç Bin Yıllık Bekleyiş ile Masal Masal İçinde: Bir Ortadoğu Harmanı

Üç Bin Yıllık Bekleyiş olarak dilimize çevrilen Three Thousand Years of Longing, bir tarafta ciddi kuramsal temelleri kurgu içinde somutlaştırırken diğer taraftan İstanbul’u kendine mekân seçerek ayrıca bu toprakların insanına farklı duygular hissettirir. Mısır Çarşısı’nın rengârenk hengâmesi, iğne atılsa yere düşmeyecek bir kalabalığın yutan adımları, minareler arasında mekik dokuyan martılar, hüzünlü ve bulutlu gökyüzü, göğü neşelendirmek isteyen köpüklü dalgalar… Hepsini bir masal içinde bulmak, bu masala bir başka kucak açmamızı sağlar. Tanıdık bir ses, aşina olduğumuz sokaklar, kendimizi de bu masalın birer kahramanı gibi hissettirir. Bu nedenle muhakkak Türk izleyicilerle diğer milletlerden izleyici kitlelerinin filme yaklaşımı farklı olacaktır.

Three Thousand Years of Longing eleştirisi

Yalnız Türkiye değil, Ortadoğu’nun çeşitli coğrafyaları ve tarihî dönüm noktaları da ayrıca bu iç içe masal çerçevesinde yer alır. Süleyman’ın Belkıs’a olan tutkusundan başlayıp Osmanlı padişahlarının çocukluktan yetişkinliğe serüvenlerini aydınlatan zengin bir yapıya sahiptir cinin masalı. Bu yapı da masalların salt kurgusal anlatılar olmadığını, tek bir ana çerçevede hem tarihi hem mekânı bir araya getirebilen bir panorama niteliğinde olduğunu gösterir.

Meraklı bakışları celbeden, sonra büyülü bir yolculuğa kapı aralayan Three Thousand Years of Longing, perdeye vedasını da tadı damağımızda kalacak bir romantizmle yapar. Alithea ile cin arasında hiç umulmadık bir dostluk ilişkisi başlar. Cin anlattıkça Alithea kendi hayatının yalnızlığını, kimsesizliğini, sevgiye ve insana bakış açısını yeniden sorgular. Kelimeleriyle mutlu olduğunu iddia eder başta. Ancak cinin anlattığı masalın biricik kahramanı insan, başkalarıyla köprü kurdukça insanlığını gerçek anlamda tamamlar. Alithea da ne kadar yarım kalmış olduğunu her masalla yeniden idrak eder. Cin ile arasındaki ilişki böylelikle ilerler ve belki bir üç bin yıl daha anlatmaya değer bir aşk öyküsüne dönüşür. Masal sona ermiş midir, ermesi mümkün müdür, bilinmez. Ama üç bin yılı, hafızalardan silinmeyecek dakikalara sığdırmadaki ustalığıyla Miller’ın anlattıkları, klasikler arasında yer edinmeye namzet.

Three Thousand Years of Longing yorumları

Sizin masalınız hangi kelimelerle başlıyor peki? Three Thousand Years of Longing filmiyle ilgili yorumlarınızı ve düşüncelerinizi Kayıp Rıhtım Forum üzerinden bizlerle paylaşabilirsiniz.

Rabia Elif Özcan

1995 yılında, dünyaya ilk defa dokunduğundan bu yana okuyor gözlerim, ellerim, kulaklarım ve hislerim. En çok doğayı okuyorum, sonra müziği, renkleri; ve edebiyat okuyup çeviriler yapıyorum, başka gözlerin bakışlarına dokunabilmek için. Dimağımın heybesinde biriktirdiğim kelimelerden masallar fısıldıyorum. Hayatı satır aralarına katık ediyorum; yağmurlu gökte vicdanı arıyor, mum ışığında güneşi buluyorum. Sabah günümü aydın eden kahve kokuları gece gözüme uyku sürüyor. Küçücük bir kutuda azıcık yaşıyorum, yetinmekle doyuyorum.

Dinozor Mumyası Bulundu: Kanada'da Antik Keşif

Kanada’da Çok İyi Şekilde Korunmuş Bir “Dinozor Mumyası” Bulundu

iron man oyunu ea games

Marvel’ın Yeni Oyunu “Iron Man” Electronic Arts İmzası ile Geliyor