Tılsım-ı Kudret: Lanetlerle Örülü Gizem Yolculuğu

Osmanlı, tılsım, muska, efsaneler, kayıp tarih ve lanetlerle örülü yolda, binbir gizeme karşı yürüyen cesur arkeologların serüveni. Tılsım-ı Kudret’in gizemlerini çözmeye koyulduk.

Göktuğ Canbaba’nın, ilk olarak İthaki Yayınevi’nden çıkan kitabı, 2016’da ses getiren öykü derlemesi Ayyaş Buda idi. Hatta bu eseri Rıhtım’da Haftanın Kitabı olarak da seçmiştik. Şimdiyse, ilk olarak 2010 yılında Laika Yayınevi tarafından basılan Tılsım-ı Kudret, yine İthaki’nin Türkçe Edebiyat dizisinin 11. parçası olarak elden geçirilmiş haliyle bizlerle buluştu hatırlayacağınız üzere.

Hem eski sevenlerinin yâd etmeleri hem de yeni okuyuculara yazarın dünyasının kapısını açmasıyla güzel bir haber oldu bizler için. Eğer fantastik türünü seviyorsanız ve ülkemizde bu türün gelişimi hakkında uzaktan da olsa bilgi sahibiyseniz, inceleyeceğim kitabın yazarı Göktuğ Canbaba’nın ismine illaki kulak aşinalığınız vardır. Benim de vardı. Özellikle hakkındaki övgüler, okuduklarım ve duyduklarım, yazarın eserleri hakkındaki merakımı arttırıyordu. 8 yıl önceki kitabının, düzenlenmiş haliyle hortlatılması da yazarın hayal dünyasına girmek için harika bir fırsattı ve ben de daldım.

Kitaba Başlamadan Önce

Romanı internette gördüğünüzde, arka kapak yazısında tanıtım metnini görürsünüz. Bu kısa metni yazmak kolay değildir, çünkü küçücük kısımda eseri olabildiğince iyi ve doğru bir şekilde aktarmak ve tanıtmak gereklidir. Bunu vurgulamamın nedeniyse, kitabın tanıtım bülteni; içerikte vadedileni, masalsı anlatım dilini ve girilecek macerayı güzelce anlatmış, bu kısmın nasıl yazılması gerektiğiyle ilgili iyi bir örnek olmuş.

Kitabı ilk açtığımızda, yazarın kendisi tarafından yazılan önsözü okumaya koyuluyoruz. İnceleme için önem teşkil eden bazı hususlar var bu kısımda, bu yüzden kitaba geçmeden önce anlatmak gerekli. Sitemizde yayımlanan Yazarın Kaleminden’de de genişçe yazdığı gibi, önsöz romanın perde arkasına odaklanıyor.

Hangi Formatta Olsun, Peki Ya İsmi?

Tılsım-ı Kudret ilk başta grafik roman olarak tasarlanmış, ancak bu gerçekleşememiş. Bundan dolayı kitabı okurken, kafamda “Grafik roman olsaydı nasıl olurdu?” sorusu hep dolaştı. Sonradan eklemelerle roman haline gelmesi güzel olsa bile, ilk başta düşünülen formattaki hali için de uygun olduğunu düşünüyorum, incelemenin devamında bunun nedenlerini detaylandıracağım.

İlk olarak kitabın ismi Kefenyırtan olarak düşünülmüş. Bunun yerine Tılsım-ı Kudret olarak değiştirilmesinin de doğru bir karar olduğunu düşünüyorum. Kefenyırtan adlı karakterin genele yayılan bir etkisi olsa bile, asıl olarak belli bir kısımda öne çıkıyor. Diğer yandan “tılsım” objesi romanı genel olarak tanımlayıcı bir etkiye sahip.

Canbaba önsözde şöyle diyor: “Uzun süredir görmediğim eski dostumla tekrar sahneye çıkıyoruz. Işıklar yandığı sürece orada olmayı ümit ediyoruz.” Yankı Enki iyi ki hortlatma fikriyle gelmiş ve Tılsım-ı Kudret bir kez daha rafları süslemiş. Işıklar tekrar yakıldığı için teşekkürler, haydi romana geçelim.

Arkeoloji Temelli Dünya

Babası ve dedesi büyük kâşif, annesiyse Melis isminde bir Türk olan başkarakterimiz Mösyö Frederic nam-ı diğer Fransız ile tanışıyoruz kitabın başında. Kendisi de arkeolog olan Fransız, ailesinin ününün altında eziliyor. Özellikle uzun süredir takip ettiği İskoç hazinesinin izini kaybetmesiyle itibarı iyice yerler altına giriyor ve kendisi de psikolojik açıdan dibi boylamasıyla başlıyor kitap.

Yazarın yarattığı bu evrende, günümüzde A.B.T. (Antik Bilgi Toplayıcıları) adında dünyanın kalbinin bilgisini araştıran çok eski ve gizemli bir topluluk mevcut. Bununla birlikte gizli belgeleri, araştırılacak objeleri ve bunun gibi birçok şeyi bulan gizem avcıları; bu gizemleri sattıkları hazine kovalayıcıları var. Temeline arkeoloji ve gizemi alan bir evren yaratılmış Canbaba tarafından. Bu fantastik evrende arkeolojinin yeri çok ayrı; genel olarak fantazya ve arkeoloji konusunda ise Murat S. Dural tarafından yazılmış detaylı dosyaya göz atmanızı tavsiye ederim.

Hazine kovalayıcısı olan Frederic’in dostu Tilki nam-ı diğer Yusuf da bir gizem avcısı. Hepsinin takma adının olmasının nedeni, A.B.T.’de gizliliğin çok önemli olması, hatta bu gizliliği korumak için net olarak belirlenmiş kutsal anlaşmalar, bağlayıcı metinler var, bu kurallar bütününü çiğneyene de büyük cezalar veriliyor. Örnek olarak gizemi araştıran iki grubun birbirlerine zarar vermesini, hile yapmasını engellemek, güven ilişkisini sağlamak için gruplar/kişiler aralarında Arayıcı Sözü yapılıyor.

“Eski yazıtlar ve yeni gökyüzü adına, yıkılmış topraklar ve gelecek imparatorluklar adına, sen benimle aynı gizeme ilerleyen; görev üzerinde kardeş, bilinmezlikte yoldaşız artık.” – Arayıcı Sözü

Arkadaşı Tilki’nin gizlice işlerini yürüttüğü antika dükkânına Fransız’ı yeni iş için çağırmasıyla serüvenleri de başlar.

Tasvirler: Günümüz, Geçmiş ve Cehennem

Günümüz

Bu evrende yasadışı şekilde hazine kovalayıcıları ve gizem avcıları da var. Bunlar kurallara uymayan, yeraltından işlerini götüren daha gizemli kişilerden oluşuyor. Kitabın bir noktasındaysa bunlardan biri olan Küf takma adına sahip karakterle tanışıyoruz. Frederic’in geçmişinde yaşadıklarından dolayı sevmediği bu kişiyi tanımlarken yazar tarafından kullanılan anlatım şeklini açmak istiyorum. Yeraltında faaliyet gösteren karakteri kelimelerle çizerken, karakteri hem fiziksel açıdan hem de soyut olarak durduğu konumu gizemli, tehlikeli ve sırlarla dolu yapısına uygun olarak betimlenilmesi hoşuma gitti. Örneklerle anlatacak olursam;

“Bu taş yol sanki Küf’ün çürümüş ruhunu hatırlamasına neden oluyordu.”
“O kadar zayıftı ki sade ve ferahlatıcı bir deniz melteminde bile ikiye ayrılabilecek bir yapıya sahipti.”

Geçmiş

Büyülü diyarlardan olan nesneye ve bilinmeyene doğru arayışın başlamasıyla birlikte, biz de sırayla günümüz ve araştırdıkları kayıp Osmanlı dönemi arasında gidip gelmeye başlıyoruz. Muska sanatı ve tılsımlarla bezeli dünyaya daha çok dâhil oluyoruz. Günümüzde araştırmanın ilerlemesiyle, geçmiş kısımlarla da paralel olarak ilerliyor, kurgusal olarak böyle bir anlatımı tercih etmiş yazar. Geçmişin anlatıldığı bölümde, masalsı anlatım daha çok öne çıkıyor. Karakterleri özgünleştiren tasvirleri yine uyumlu şekliyle bu kısımda da görüyoruz.

“İbn-i Reşad okyanuslar kadar engin, yüz yıllık çınarların ruhları kadar bilge bakan gözlerini açtı.”

Özellikle ayyaşların takıldığı Baharat Tüneli Ozanı Bodur Nafi’nin kendine özgü anlatımıyla birçok kısım da dolduruluyor, öykü anlatıcısı üzerinden anlatımı derinleştirmek iyi bir tercih.

Cehennem

İblisler, ifritler, Kan Göğü, en eski ve tehlikeli iblis Kefenyırtan, altın sikkeli gözlere sahip Nemerth ve çok daha fazlası. Asıl olarak kitabın ikinci kısmında okuduğumuz bu bölüm daha mistik, mitolojik ve fantastik unsurları barındırıyor. Tasvire daha çok dayalı, cehennemi ve karakterlerini okuyucuya aktarmakta başarılı da oluyor.

“Kefenyırtan’ın sıska ve uzun bacakları ölüm rengindeydi. Nasırlı ellerinden akan irin, uzun tırnaklarından yere damlıyordu. Çürümüş dişlerinin arasında oynaşan sivri bir dili vardı. Kamburlaşmış sırtındaki açık yaralarda böcekler geziniyordu. Mezarlarda dolanır, suç işlemiş, hainlik yapmış, en kötüsü de başka bir insanın canını almış yeni ölülere kabir azabı yaşatırdı bu varlık. En eski suçluydu Kefenyırtan.”

Bilge Karakterler, Sürükleyici Anlatım ve Derinlik

Kitabın geçmiş, günümüz ve ikinci yarısında gördüğümüz cehennem tarafında sürükleyicilik okuyucuyu sarmalıyor. Hikâyeye yeni bir karakter, mekân, dönem girdiği zaman, hemen onu temellendiren bir bölüm geliyor. İnsanlığın ilk muskayla tanışmasından tanrılara; Kefenyırtan’ın ızdıraplı yaşamından Bilge Maruh’a; Kan Göğü’nden Şehzade anlatımına kadar birçok örnekle geliştirilebilecek şekilde, her detayı anlatılarak zengin bir evren tasarlanmış. Bunların birbirleriyle olan bağlantısı da düşünüldüğünde, hayal gücü metne aktarılırken özenilerek tasarlandığı açık bir şekilde görülüyor.

Kitabın kısa bölümlerinde yer alıyor olsalar bile bilge karakterlerden ayrıca bahsetmek istiyorum. Osmanlı döneminde gördüğümüz hem bilgelikleriyle hem de kudretleriyle öne çıkan muska sanatının efendisi, aydınlığıyla ışık saçan İbn-i Reşad, sözleriyle büyüleyen Bilge Maruh ana karakterlere göre daha kısa gözükseler dahi, karakterleri özenle tasarlanmış ve okuması çok keyifli yan karakterler olmuşlar. Kitabın son kısımlarındaysa bu sefer günümüzden bir bilge dâhil oluyor, yanından ayırmadığı neyi, büyülü notaları ve sözleriyle, aralarında en sevdiğim Yankıbaba. Hem bu bilge insanların güzel sözlerini paylaşmak hem de kitabın anlatım tarzını iyice aktarmak adına arka arkaya sözlerini koyuyorum (İbn-i Reşad hakkında yukarıda alıntı paylaştığım için dâhil etmedim).

“Unutma tahtın hak sahibi; içinde yanan kordan daha kızgın olan alevi söndürmezsen bir gün gelir alev seni yutar. Ateş bedeninde kendini bilmez bir deli gibi koşmaya başlar. Sana çatallaşmış diliyle olmadık şeyler fısıldar. Aklının karanlık koridorlarında delilikle dolup taşmış testilerden içer durur. Eğlenir eğlenmesine de ziyan olan sen olursun.” – Bilge Maruh

“İnsan cehennemini kendi yaratır, yoktur cennet ya da cehennem.” – Yankıbaba

Peki Olumsuz Yönleri?

Kitapla ilgili olumsuz olarak gördüğüm kısımlara gelirsek, öncelikle tekrar meselesine değinmek istiyorum. Yer yer karakterler, aralarındaki ilişkiler ve olaylarla ilgili anlatımların tekrarının fazla olduğunu, bundan dolayı benzer şeylerin açıklamasının gereğinden fazla kalabalık oluşturduğunu düşünüyorum. Bu yineleyici anlatım biraz daha kırpılsaydı, şahsen daha çok hoşuma giderdi.

Yukarıda da dediğim gibi çözülecek bilmece güzel tasarlanmış ve okuyucuyu meraklandırıyor, çözüme giden yol heyecanlandırıyor. Ancak kitabın son çeyreğinde, öncesinde aldığım tadın düştüğünü, yani çözüm kısmının diğer kısımların biraz altında kaldığını söylemeliyim.

Editörlük ve Kapak

İlk olarak kapağa baktığımız zaman, İthaki’nin klasikleşmiş minimal tasarımını görüyoruz. Ortasında tılsım ve el. Kapağın illüstrasyonu ve tasarımı Hamdi Akçay tarafından yapılmış. Renk seçimi, punto ve yazı stili, kitabın içeriğiyle uyumlu illüstrasyon gayet hoş olmuş.

Editör koltuğundaysa kitabın hortlatılmasında da büyük pay sahibi olan Yankı Enki oturuyor. Okuyucuyu hiç rahatsız etmeyen, temiz iş çıkmış ortaya.

Son Olarak

Indiana Jones esintileri hissediliyor, sevenleri için güzel bir yolculuk vadediyor. Ancak farklı olarak aksiyon dozu yerine, gizem ve araştırma yönü daha yoğun olmuş. Osmanlı, tılsım, muska, efsaneler, kayıp tarih ve lanetlerle örülü yolda, binbir gizeme karşı yürüyen cesur arkeologların serüvenini anlatan bu fantastik kitaba bir şans verin, değecek.

  • 37
    Shares




1993 yılında Ankara’da doğdu. Çocukluğunun bir kısmını İzmir’de geçirdi ve şu an İstanbul'da yaşamakta. Psikoloji bölümünde eğitim gördü. Edebiyat, sinema, bilgisayar oyunları, müzik ilgisi ve bunları paylaşma sevgisiyle çeşitli kültür-sanat sitelerinde yazdı.

Tılsım-ı Kudret: Lanetlerle Örülü Gizem Yolculuğu

Osmanlı, tılsım, muska, efsaneler, kayıp tarih ve lanetlerle örülü yolda, binbir gizeme karşı yürüyen cesur arkeologların serüveni. Tılsım-ı Kudret’in gizemlerini çözmeye koyulduk.

  • 37
    Shares

 

 

Başa dönün