Witcher: Dönüşü Olmayan Yol | Kısım 1

Witcher serisinin baş karakteri Geralt'ın annesiyle babasının ilk kez karşılaştığı yeni bir çeviri öyküyle karşınızdayız! "Dönüşü Olmayan Yol" ilk bölümüyle sizlerle.

Kayıp Rıhtım olarak, sizleri Andrzej Sapkowski‘nin Witcher kitaplarında yer almayan öyküleriyle buluşturmaya devam ediyoruz. Hatırlayacağınız gibi, daha önce Geralt ile Yennefer’ın düğününü konu alan Bazı Şeyler Biter, Bazı Şeyler Başlar ile çıkmıştık karşınıza. Şimdiye çok daha önceki bir zaman dilimine, Geralt’ın annesiyle babasının ilk kez karşılaştığı bir öyküye konuk ediyoruz sizleri: Dönüşü Olmayan Yol.

Tahmin edebileceğiniz üzere, bu öyküde Geralt yok. Ama hikâye diğer Witcher maceralarından aşağı kalmıyor kesinlikle… Dönüşü Olmayan Yol (A Road with No Return), yazarın ilk kez 2000 yılında yayımlanan kısa öykü derlemesinde yer almaktadır. Öykü, “Bazı Şeyler Biter, Bazı Şeyler Başlar” ile birlikte bu derlemedeki yegâne iki Witcher hikâyesinden biridir.

Sözü daha fazla uzatmıyor ve sizleri iki bölüm hâlinde yayınlayacağımız bu uzun öykünün ilk kısmıyla baş başa bırakıyoruz. Keyifli okumalar!

[irp posts=”34630″]

***

Dönüşü Olmayan Yol

Andrzej Sapkowski

I

Visenna’nın omzunda dinlenen renkli kuş bağırmaya başladı, kanatlarını çırptı, yükseldi ve çalılıkların altına doğru süzüldü. Visenna atını dizginledi, bir müddet etrafı dinledi, sonra da orman patikası boyunca ilerlemeye devam etti.

Adam uyuyormuş gibi görünüyordu. Kavşağın ortasına dikilmiş bir direğe sırtını yaslamış, oturuyordu. Visenna yaklaşınca adamın gözlerinin açık olduğunu gördü ama daha öncesinde adamın yaralı olduğunu da fark etmişti. Sol omzunu ve kolunun üst kısmını kaplayan eğreti sargı bezi henüz koyulaşmaya başlamamış kanla sırılsıklamdı.

“Merhabalar evlat,” dedi yaralı adam, ağzındaki çimen yaprağını tükürüp atarak. “Ne tarafa gittiğini sormamın sakıncası var mı?”

Visenna kendisine “evlat” denilmesinden hoşlanmadı. Başındaki kapüşonu arkaya attı.

“Sakıncası yok,” diye yanıt verdi sertçe, “ ancak bu merakınızın nedenini açıklamalısınız.”

“Kusura bakmayın hanımım,” dedi adam, gözlerini kısarak. “Erkek kıyafeti giyiyorsunuz. Merakıma gelince, aslında gayet açık! Burası oldukça sıra dışı bir kavşak. Başıma oldukça enteresan bir macera geldi…”

“Görebiliyorum,” diye adamın sözünü kesti Visenna, gözünü direğin on adım ilerisindeki çalılıkların arasında hareketsiz ve doğal olmayan bir şekilde eğik duran siluete çevirerek.

Adam da aynı yöne baktı. Sonra göz göze geldiler. Visenna saçını arkaya atıyormuş gibi yaptı ve yılan derisinden saç bandının altındaki tacına dokundu.

“Ah, evet,” dedi yaralı adam sakince. “Orada bir ceset yatıyor. Keskin gözleriniz var. Büyük ihtimalle beni bir haydut zannediyorsunuzdur, değil mi?”

“Hayır,” dedi Visenna, elini tacından çekmeden.

“Ah…” diye inledi adam, “Tamam, öyleyse…”

“Yaran kanıyor.”

“Çoğu yaranın kanamak gibi ilginç bir özelliği vardır, evet.” Yaralı adam gülümsedi. Hoş dişleri vardı.

“Tek elle sarılmış bir bandajla kaplıyken daha uzun süre kanar.”

“Belki de yardımınızla beni onurlandırırsınız?”

Visenna atından atladı ve topukları yumuşak toprakta derin izler bıraktı.

“Adım Visenna,” dedi. “Kimseyi onurlandıracak değilim. Ayrıca bana bir soyluymuşum gibi hitap edilmesinden hoşlanmam. Yine de yaranla ilgileneceğim. Ayakta durabilir misin?”

“Evet. Durmak zorunda mıyım?”

“Hayır.”

“Visenna,” dedi adam, sargı bezinin kolayca çıkarılması için hafifçe yana doğru eğilirken. “Güzel bir isim. Hiç sana çok güzel saçlarının olduğunu söyleyen oldu mu Visenna? Buna bakır rengi deniliyor, öyle değil mi?”

“Hayır. Çilek sarısı.”

“Ah. İşin bitince sana şuradaki hendekte yetişen acı baklalardan vereceğim. Ve hazır benimle ilgileniyorken sırf zaman geçirmek için sana başıma gelenleri anlatacağım. Ben de buraya senin geldiğin o yoldan geldim, biliyor musun? Ve bu kavşakta bir olduğunu gördüm. Evet, bu direkten bahsediyorum. Sonra da direğin üzerindeki tabelayı gördüm. Ah, acıttı.”

“Çoğu yaranın acımak gibi ilginç bir özelliği vardır.” Visenna dikkatli davranmaya özen göstermeden sargının son parçasını da yırttı.

“Doğru, unutmuşum. Nerede kalmıştım… Ah evet. Tabelada ne yazdığını görmek için direğe yaklaştım. Felaket derecede kötü yazılmıştı. Hatta bir keresinde kara işeyerek bundan çok daha güzel yazabilen bir okçuyla tanışmıştım. Tabelada yazılanları okudum… O ne işe yarıyor hanımım? O nasıl bir taş öyle? Ah, lanet. Bunu beklemiyordum.”

Visenna hematit taşını yaranın üstünde yavaşça gezdirdi. Kanama derhâl durdu. Kadın gözlerini kapattı, adamın yaralı kolunu iki eliyle kavradı ve yaranın kenarlarını sıkıca birbirine bastırdı. Bıraktığında yaradan geriye pürüzlü, kızıl bir izden başka bir şey kalmamıştı.

Adam sessiz ve dikkatlice izledi. Sonra kolunu ihtiyatla kaldırdı, esnetti, yarayı ovdu ve kafasını iki yana salladı. Ardından kanlı tuniğiyle dar ceketini düzeltti, ayağa kalktı ve kılıcının, matarasının ve para kesesinin takılı olduğu kemerini yerden aldı. Kemer tokası ejderha kafası şeklindeydi.

“Eh, işte buna şans denir,” dedi gözlerini Visenna’dan ayırmadan. “Yaruga Nehri’nin Ina Nehri’yle buluştuğu, insanın genellikle bir kurt adamla ya da daha kötüsü sarhoş bir oduncuyla karşılaştığı bir yabanlığın ortasında bir şifacıya rastladım. Tedavimin ücreti ne olacak? Şu an için maddi olarak biraz sıkıntıdayım. Birkaç acıbakla yeterli olur mu?”

Visenna soruyu duymazdan geldi. Direğe bir adım daha yaklaşıp kafasını kaldırdı; tabela bir adamın göz hizasına gelecek şekilde çakılmıştı.

“‘Ey batıdan gelen yolcu,’” diye okudu yüksek sesle. “‘Soldan gidersen geri dönersin. Sağdan gidersen de geri dönersin. Düz devam ettiğin takdirdeyse asla geri dönemezsin.’ Saçmalık.”

“Ben de öyle düşünmüştüm,” dedi adam, pantolonundaki çam iğnelerini temizlerken. “Bu bölgeyi bilirim. Düz devam edersen, yani doğuya doğru yol alırsan ticaret yolu üzerindeki Klamat Geçidi’ne ulaşırsın. Neden oradan geri dönemeyesin ki? Evlenmek isteyen güzel kızlar yüzünden mi? Ucuz içkiler yüzünden mi? Yoksa bir açılış törenine köy muhtarı olarak katılmamız için mi ısrar ederler?”

“Konudan sapıyorsun Korin.”

Adamın ağzı şaşkınlıktan bir karış açıldı. “Adımın Korin olduğunu nereden bildin?”

“Az önce kendin söyledin. Hadi devam et.”

“Öyle mi?” Adam onu güvensiz bir ifadeyle süzdü. “Gerçekten mi? Şey, belki söylemişimdir… Nerede kalmıştım? Ah, evet. Tabelayı okudum ve bunu hangi aptal yazdı diye düşündüm. Sonra aniden birinin arkamda söylenip mırıldandığını duydum. O tarafa döndüm ve gri saçları, bükük bir beli ve tabii ki bir bastonu olan yaşlı bir kocakarı gördüm. Kibarca sıkıntısının ne olduğunu sordum. ‘Açım saygıdeğer şövalye, sabahtan beri tek lokma bir şey yemedim,’ gibisinden bir şeyler mırıldandı. Eh, demek ki kocakarının en azından bir dişi hâlâ yerinde diye düşündüm.

Acıdım kadına ve sırt çantamdan bir parça ekmek ve Yaruga kıyısındaki bir balıkçıdan aldığım yarım parça tütsülenmiş balığı verdim. Oturdu, çiğnedi, hırıltılar çıkardı ve kılçık tükürdü. O sırada ben de bu garip tabelaya bakmaya devam ettim. Sonra yaşlı kadın birdenbire, ‘Sen iyi bir adamsın küçük şövalye; beni kurtardın ve bir ödülü hak ettin,’ dedi. Ona ödülü neresine sokması gerektiğini söylemek istedim ama tam o sırada, ‘Yaklaş, kulağına fısıldamam gereken bir şey var, çok önemli bir sır. Pek çok kişiyi kederden nasıl kurtarıp, ün ve servet sahibi yapabileceğini söyleyeceğim,’ dedi.”

Visenna iç geçirip yaralı adamın yanına oturdu. Ondan hoşlanmıştı; uzun boylu ve sarışındı. Küçük bir suratı ve belirgin bir çenesi vardı. Tanıştığı çoğu erkeğin aksine pis kokmuyordu. Ormanlarda ve kırlarda çok uzun bir süredir yalnız gezdiğine dair aklına üşüşen düşünceleri kovaladı.

Korin hikâyesine devam etti: “Hah, klasik bir fırsat diye düşündüm. Eğer kocakarıda doku sertleşmesi yoksa ve kafası hâlâ düzgün çalışıyorsa, bu tam da fakir bir savaşçının işine yarayabilecek bir fırsat. Eğilip aptal gibi boynumu kadına doğru uzattım. Eğer reflekslerim iyi olmasaydı beni tam boğazımdan yakalayacaktı. Kanlar kolumdan bir şatonun fıskiyesi gibi akarken geriye doğru sıçradım ama kocakarı bıçağını sallamaya devam ediyor, bağırıyor, sıçrıyor ve tükürüyordu. Hâlâ olayın ciddiyetini kavrayamamıştım. Üstünlük elde etmek için biraz daha yaklaştım ve fark ettim ki karşımdaki hiç de yaşlı bir kocakarı değilmiş. Taş gibi göğüsleri vardı…”

Visenna’nın utançtan kızarıp kızarmadığını görmek için ona baktı. Visenna kibar bir ilgiyle dinlemeye devam ediyordu.

“Nerede kalmıştım… Ah. Onu itip silahsız bırakabileceğimi düşündüm ama imkânı yoktu. Bir vaşak gibi güçlüydü. Bıçağı tutan elini sıkıca kavramama rağmen her an kurtulabileceğini fark ettim. Ne yapabilirdim ki? Kadını ittim, kılıcımı çektim… ve kendi kendisini kılıcıma attı.”

Visenna sessizce oturmaya devam edip bir elini alnına attı ve sanki yılan derisi saç bandını gelişigüzel bir şekilde düzeltiyormuş gibi yaptı.

“Visenna? Olanları olduğu gibi anlattım. Onun sadece bir kadın olduğunu biliyorum ve kendimi aptal gibi hissediyorum ama eğer o normal bir kadınsa ne olayım. Yere düştükten sonra dönüşüme uğradı. Gençleşti.”

“Bir illüzyon”, dedi Visenna düşünceli bir şekilde.

“Ne?”

“Yok bir şey.” Visenna ayağa kalktı ve eğrelti otlarının altında yatan cesede yürüdü.

“Bak.” Korin ona doğru bir adım attı. “Bir şato fıskiyesindeki heykellere benzeyen bir kıza dönüşmüş. Ama öncesinde yüz yaşındaki, ihtiyar bir inek gibi eğri büğrü ve buruşuk bir sırtı vardı. Ya…”

“Korin,” dedi Visenna, adamın sözünü keserek. “Miden sağlam mıdır?”

“Ha? Midemin bununla ne alakası var? Ama madem sordun, şikayetçi sayılmam.”

Visenna saç bandını çıkarttı. Taca takılı mücevherler yıldızlardan yayılan loş ışıkta parıldadılar. Kadın cesedin tam karşısına geçti, ellerini öne uzattı ve gözlerini kapadı. Korin ağzı yarı yarıya açık vaziyette onu seyretti. Visenna yavaşça kafasını olumlu anlamda salladı ve adamın anlamadığı bir şeyler fısıldadı.

“Grealghane!” diye bağırdı aniden.

Çalılar şiddetle hareket etti. Korin geriye sıçrayıp kılıcını çekti ve savunma pozisyonunda donakaldı. Ceset seğirmeye başladı.

“Grealghane! Konuş!”

“Aaaaaaa!” Çalıların altından boğuk ama şiddetli bir bağırış geldi. Ceset büküldü, sırtıyla kafasının üstünde doğruldu ve neredeyse havada asılı kaldı. Bağırış yavaşça dindi ve iç çekmelerle ve çığlıklarla kesilen, tonlamaları zamanla oturan ancak anlamlandırılamayan, hırıltılı bir kekelemeye dönüştü. Korin sırtında bir tırtıl dolaşıyormuşçasına, soğuk terler döktüğünü hissetti. Ellerindeki karıncalanmayı bastırmak için yumruklarını sıktı ve ormanın derinliklerine kaçma dürtüsünü tüm gücüyle bastırdı.

“Oggg… nnnn… nnngammmmm,” diye geveledi ceset, tırnaklarıyla yeri pençeleyip, ağzından çıkan kan taneleri dudaklarına sıçrarken. “Nam… eeeggg…”

“Konuş!”

Visenna’nın öne uzattığı ellerinden bulanık ışık huzmeleri süzüldü. Işığın içinde tozlar uçuşup toplanıyordu. Çalıların altındaki kuru dallar ve yapraklar birdenbire havalandı. Ceset öksürdü, dudaklarını şapırdattı ve aniden konuşmaya başladı. Oldukça anlaşılabilir bir sesle.

“Kaynak kavşaktan on kilometre güneyde. En fazla. Y…yolladı. Çember. Bir genç. Kat..le..t Emretti.”

“Kim?” diye bağırdı Visenna. “Emri kim verdi? Konuş!”

“Fffff… ggg … genal. Bütün mektuplar, belgeler, yüzükler, kol… yeler.”

“Konuş!”

“…geçiş belgesi. Koşey. Ge…nal. Mektupları al. Par… şömen. Aslen Maaaaa! Eeeeeee! Naaaaaaa!!!”

Kekeleyen ses titremeye başladı ve dehşet verici bir çığlığa dönüştü. Korin daha fazla dayanamadı, kılıcını bıraktı, gözlerini kapattı ve ellerini kulaklarına bastırdı. Kolunda bir dokunuş hissedene kadar da öylece durdu. Sanki biri cinsel organına tekme atmışçasına tüm vücudu şiddetle irkildi.

“Bitti,” dedi Visenna, alnındaki terleri sildi. “Sana miden sağlam mıdır diye sormuştum ama.”

“Ne gün ama,” diye inledi Korin. Kılıcını yerden aldı ve artık hareketsiz yatan cesedin olduğu tarafa doğru bakmamaya çalışarak kınına soktu. “Visenna?”

“Evet?”

“Hadi gidelim buradan. Mümkün olduğunca uzağa.”

 

II

Birlikte Visenna’nın atına binerek sık ve engebeli bir orman patikası boyunca ilerlediler. Kadın eyerin önünde, Korin ise kollarını onun beline sarmış vaziyette arkada oturuyordu. Visenna kaderin ona sunduğu imkânların tadını çok fazla kafa yormadan çıkarmayı uzun süre önce öğrenmişti; o da halinden memnun bir şekilde sırtını adamın göğsüne doğru yaslamıştı. İkisi de ses çıkarmadılar.

Neredeyse bir saat geçtikten sonra bir şeyler söylemeye karar veren kişi Korin idi.

“Visenna.”

“Ne oldu?”

“Sadece bir şifacı değilsin sen. Çember’den misin?”

“Evet.”

“Yaptığın… gösteriden yola çıkarak, bir sahire misin?

“Evet.”

Korin kadının belini bıraktı ve eyer kaşına tutundu. Visenna öfkeyle gözlerini devirdi. Tabii adam bunu görmedi.

“Visenna?”

“Ne var?”

“O… şeyin söylediklerinden bir şey çıkarabildin mi?”

“Çok değil.”

Tekrar sessizleştiler. Patikanın üzerinde birleşen ağaçların üzerinden uçan rengârenk bir kuş yüksek sesle öttü.

“Visenna?”

“Korin, bana bir iyilik yap.”

“Hm?”

“Konuşmayı kes. Düşünmek istiyorum.”

Orman yolu onları bir koyağa, kara kütükler ile taşların arasından tembelce akan bir akarsuyun yatağına getirdi. Havada kuvvetli bir ısırgan otu ve nane kokusu vardı. At zaman zaman çamur ve toz içindeki taşlara basıp kayıyordu. Korin düşmemek için bir kere daha kollarını Visenna’nın beline sardı. Kadın ormanlarda ve kırlarda çok uzun bir süredir yalnız gezdiğine dair aklına üşüşen düşünceleri kovaladı.

 

III

Yerleşim yeri, yol kenarındaki sıradan köylerden biriydi. Dağ yamacına doğru uzanıyordu; eğri çitler arasından çıkıntı yapan, ahşap ve saman kulübeleri vardı. İkili yaklaştıkça köpekler havlamaya başladı. Visenna’nın atı yolun ortasında yavaşça ilerlemeye devam etti ve köpüren ağızlarını bileklerine uzatan, hevesli köpeklere aldırmadı.

Önce kimseleri görmediler. Sonra, çitlerin arkasında ve çiftliklere doğru giden patikalarda yavaşça, çıplak ayakla ve meymenetsiz suratlarla yaklaşan köy sakinleriyle karşılaştılar. Ellerinde dirgenler, sopalar ve gürzler vardı. Biri yere çömelip bir taş aldı.

Visenna atını dizginleyip bir elini yukarı kaldırdı. Korin elinde tuttuğu şeyin orak şeklinde, küçük bir altın bıçak olduğunu gördü.

“Ben bir şifacıyım,” dedi kadın gür, net ama yüksek olmayan bir sesle.

Köylüler silahlarını indirdiler, mırıldanmaya başladılar ve birbirlerine baktılar. Daha fazla köylü gelmeye devam ediyordu. En yakında duranlardan bazıları şapkalarını çıkardılar.

“Bu köyün adı nedir?”

“Anahtar,” dedi biri, kısa bir sessizlikten sonra.

“Muhtarınız kim?”

“Muhtarımız Topin’dir sayın hanımım. Orada, şu kulübededir.”

Onlar daha ilerleyemeden önce kucağında bebek taşıyan bir kadın köy ahalisinin arasından geçip yanlarına geldi. “Hanımım…” diye inledi ve dikkatlice Visenna’nın dizine dokundu. “Kızım… ateşten yanıp tutuşuyor…”

Visenna eyerden atladı, çocuğun ufak kafasına dokundu ve gözlerini kapadı.

“Yarın sağlığına kavuşacak. Onu bu kadar sıkı sarma.”

“Teşekkür ederim hanımım… Binlerce kez teşekkür ederim…”

Muhtar Topin çoktan meydana çıkmıştı ve elinde tuttuğu dirgenle ne yapacağını düşünüyordu. Sonunda onu merdivenlerin üzerindeki tavuk pisliğini temizlemek için kullanmaya karar verdi.

“Bağışlayın hanımım,” dedi adam, elindeki dirgeni duvara yaslayarak. “Siz de lordum. Buralar güvenli değildir… Lütfen içeri girin. Sizi ağırlamamıza izin verin.

İçeri girdiler.

Topin’in eşi önlüğüne sıkıca tutunmuş, örgülü saçlı iki küçük kızı peşi sıra sürükleyerek onlara yumurta, ekmek ve süt ikram etti. Sonrasında ise odasına girip gözden kayboldu. Korin’in aksine Visenna çok az yedi ve somurtup sessizce oturdu. Topin gözlerini yuvarladı, farklı farklı yerlerini kaşıdı ve konuşmaya başladı.

“Buralar güvenli değil. Hem de hiç. İşler iyi gitmiyor hanımım. Yününü satmak için koyun yetiştiriyoruz ancak civarda hiç tüccar kalmadığı için sürüyü kesmek zorunda kalıyoruz. Koyun kesiyoruz ki soframızda yemeğimiz olsun. Zamanında tüccarlar Boynuztaşı ve Yeşiltaş çevresinden Amell’e gelir, geçidi geçip çukurların olduğu yere giderlerdi. O çukurlardan boynuztaşı çıkarırlardı. Tüccarlar geçerken yün satın alırlar, ödemeyi yapar ve diğer mallara dokunmazlardı. Şimdiyse hiç tüccar kalmadı. Tuz bile kalmadı; ne kesiyorsak üç gün içerisinde yemek zorunda kalıyoruz.”

“Tüccarlar neden sizden uzak duruyorlar?” diye sordu Visenna. Arada bir düşünceli bir şekilde saç bandına dokunuyordu.

“Uzak duruyorlar işte,” diye homurdandı Topin. “Amell’e giden yol kapandı. Geçidi ise o lanet koşey tutuyor ve kimseyi geçirmiyor. Tüccarlar buraya niye gelsinler ki? Ölmeye mi?”

Korin durdu ve kaşığı parmaklarının arasında asılı kaldı.

“Koşey mi? Koşey de nedir?”

“Nerden bilebilirim ki? Dediklerine göre o bir insan-yiyen. Geçitte oturuyor olması lazım.”

“Hiçbir kervana geçit vermiyor mu?”

Topin etrafa bakındı. “Bazılarına izin veriyor. Dediklerine göre sadece kendisine ait olanlara. Kendininkileri geçiriyor.”

Visenna kaşlarını çattı. “‘Kendininkileri’ derken ne demek istiyorsun?”

“Kendininkileri işte,” diye mırıldandı Topin, rengi atarak. “Amell halkının durumu bizden daha kötü. Biz en azından ormanda biraz yiyecek bulabiliyoruz. Ama onlar çıplak kayalar üzerinde yaşıyorlar ve sadece koşeyin adamlarının boynuztaşıyla takas ettiği şeyleri alabiliyorlar. Ki bu kötü bir şey çünkü malları için yüksek fiyat talep etmeleri gerekirken taş yiyemeyeceklerinden kendilerine ne teklif edilirse ona razı oluyorlar.”

“‘Koşeyin adamları’ da kim? İnsanlar mı?”

“İnsanlar, vranlar ve başka şeyler. Onlar sadece haydut hanımım. Bizden aldıklarını yeşiltaş ve boynuztaşıyla takas etmek için Amell’e götürüyorlar. Bizden güç kullanarak alıyorlar. Sık sık köyleri yağmalıyor, kızlara tecavüz ediyor, öldürüyor ve yakıp yıkıyorlar. Haydutlar. Koşeyinkiler.

“Kaç kişiler?”

“Kim sayabilir ki lordum? Köyler anca kendilerini koruyorlar. Hem geceleri baskın yapıp etrafı ateşe vermelerinin bize ne gibi bir faydası olabilir ki? İsteklerini yerine getirmeyi tercih ediyoruz. Ve diyorlar ki…” Topin’in rengi daha da soldu ve şiddetle titremeye başladı.

“Ne diyorlar Topin?”

“Diyorlar ki eğer koşeyi öfkelendirirsek geçitten aşağı inermiş ve buraya bize, vadilere gelirmiş.”

Visenna ansızın ayaklandı, suratı değişmişti. Korin omuriliğinden aşağı inen titreme hissetti.

“Topin,” dedi sahire. “En yakın demirci nerede? Yoldayken atımın bir nalı düştü.”

“Köyün az arkasında, ormanın yakınında. Orada bir demirci ve bir ahır var.”

“Güzel. Şimdi git ve hasta veya yaralı var mı diye etrafa sor.”

“Teşekkür ederiz merhametli, hayırsever hanım.”

“Visenna,” dedi Korin, kapı Topin’in arkasından kapanır kapanmaz. Druid arkasını dönüp ona baktı.

“Atının tüm nalları yerinde.”

Visenna sessiz kaldı.

“Boynuztaşı dedikleri şeyin jasper olduğuna şüphe yok, yeşiltaş dedikleri ise Amell madenlerini ünlü yapan yeşim olsa gerek,” diye devam etti Korin. “Ayrıca Amell’e gitmek için Klamat geçidinden geçmen lazım. Dönüşü olmayan yoldan. Kavşaktaki ölü kadın ne demişti? Beni neden öldürmek istemişti?”

Visenna cevap vermedi.

“Bir şey söylemeyecek misin? Neyse. Her şey yavaşça açığa kavuşuyor. Kavşaktaki orospu, birinin gelip doğuya gitmeyi yasaklayan o aptal tabelanın önünde durmasını bekliyordu. Bu ilk testti: Gelen kişinin okuma yazması var mı? O orospu sonra teyit etti: Bu zamanlarda yaşlı bir kadına Druid Çemberi’nden gelen biri dışında kim yardım eder ki? İddiaya girerim ki geri kalan herkes elinden bastonunu bile alırdı. Sonra kurnaz orospu biraz daha soruşturmaya koyuldu. Fakirlikten ve yardıma ihtiyacı olan mutsuz halktan bahsetti. Yolcu buralardaki sıradan bir kişinin yapacağı gibi ona küfredip tekmelemek yerine daha da yakından dinledi. ‘Evet, bu o,’ diye düşündü orospu. Buralara musallat olan haydutları temizlemeye gelen druid işte bu. Orospu da açıkça haydutlar tarafından görevlendirilmiş olduğu için bana bıçak çekti. Hah! Visenna! Oldukça zekiyim, öyle değil mi?”

Visenna yine cevap vermedi. Pencereden dışarı bakıyordu. Camdaki buğulanma görüşüne engel olmuyordu ve renkli tüylü kuşun küçük bir vişne ağacında oturduğunu gördü.

“Visenna?”

“Efendim.”

“Koşey nedir?”

“Korin,” dedi kadın sertçe, adama doğru dönerek. “Neden seni ilgilendirmeyen işlere karışıyorsun?”

“Dinle,” dedi Korin, kadının ses tonunu umursamadan. “Ben çoktan bu işin içine karıştım bile. Görünüşe göre senin yerine ben öldürülüyordum.”

“Tamamen tesadüf.”

“Sahirelerin tesadüfe değil de zincirleme olaylara, yani büyüsel çekim gücüne inandıklarını sanıyordum. Bak, aynı atta yol alıyoruz. Hem mecazi hem de gerçek anlamda. Kısacası… amacını tahmin edebildiğim bu görevinde sana yardım etmeyi teklif ediyorum. Reddedersen bunun nedenini kibir olarak kabul ederim. Söylenilenlere bakılırsa, siz Çember’dekiler sıradan ölümlülere tepeden bakarmışsınız.”

“Bu bir yalan.”

“Daha iyi ya,” dedi Korin, sırıtarak. “O zaman daha fazla vakit kaybetmeyelim. Hadi demirciye gidelim.”

 

IV

Nikola demir değneği bir karga burunla daha sıkı tuttu ve onu közde döndürdü. “Bastır Bung!” diye emretti.

Çırak metal körüğü sapından tuttu. Tombul suratı terden parlıyordu. Kapısı ardına dek açık olmasına rağmen demirci dükkânı dayanılmayacak kadar sıcaktı. Nikola değneği örsün üzerine bıraktı ve bir ucunu birkaç kuvvetli çekiç darbesiyle düzledi.

Tekerlekçi Radim bir huş ağacı kütüğünün üzerinde oturmuş, en az onlar kadar terliyordu. Tulumunun düğmelerini çözdü ve atletini pantolonundan çıkardı. “Söylemesi kolay Nikola,” dedi. “Savaşmayı biliyorsun. Hayatın boyunca sadece demircilik yapmadığını herkes biliyor. Denilenlere bakılırsa, zamanında çekiçle demir yerine kafaları dövermişsin.”

“O zaman böyle birinin sizin tarafınızda olduğuna şükredin,” diye cevap verdi demirci. “Tekrar söylüyorum, önlerinde daha fazla eğilmeyeceğim. Onlar için köle gibi çalışmayacağım. Eğer benimle gelmeyecekseniz tek başıma giderim. Ya da damarlarında ucuz bira yerine kan akan birileriyle. Ormanlara gideceğiz ve yakaladıklarımızı tek tek indireceğiz. Kaç kişiler ki? Otuz mu? Belki de o kadar bile değildir. Peki, bizim tarafımızda kaç köy var? Kaç kuvvetli genç var? Bastır Bung!”

“Bastırıyorum!”

“Daha güçlü!”

Çekiç örsü ritmik bir şekilde, neredeyse melodik bir sesle dövdü. Bung körüğü çekti.

Radim eline sümkürüp, parmaklarını botunun gövdesine sildi. “Söylemesi kolay,” dedi tekrardan. “Anahtar’dan kaç kişi bize katılacak?”

Demirci çekicini indirip sessizce durdu.

“Ben de öyle düşünmüştüm,” dedi tekerlekçi. “Kimse gelmeyecektir.”

“Anahtar küçük bir köy. Asıl Eşik’tekilere veya Sap’takilere sormalısın.”

“Sordum zaten. Ancak işler dediğim gibi. Mayenalı savaşçılar olmadan köy ahalisi kolunu bile kıpırdatmayacaktır. Bazıları o bobolakları ve vranları tek tek dirgenlerimizle indirebileceğimizi söylüyor ama ya koşey üzerimize gelirse ne yaparız? Ormana kaçarız. Peki ya evlerimiz ve eşyalarımız ne olacak? Kaçarken onları sırtımızda taşıyamayız. Koşeye karşı savunmasızız ve bunu sen de biliyorsun.”

“Bunu nereden bilebilirim ki? Onu gören oldu mu?” diye bağırdı demirci. “Belki de koşey diye biri yoktur. Belki de sadece siz köylüleri korkutmak istemişlerdir? Onu gören oldu mu?”

“Saçmalama Nikola,” dedi Radim, başını eğerek. “Sen de biliyorsun ki tüccarların korumaları arasında koşeyin varlığını onaylayacak derecede vahşet dolu ölümler yaşandı. Aralarında geçitten dönen oldu mu? Bir kişi bile dönmedi. Hayır Nikola. Beklemeliyiz diyorum. Tabii Mayena’nın kumandanı yardım yollarsa işler değişir.”

Nikola çekici bıraktı ve değneği bir kere daha ocağa yerleştirdi. “Mayena’nın askerleri gelmeyecektir,” dedi somurtarak. “Lordlar kendi aralarında atışıyorlar zaten. Mayena Raswan’a karşı.”

“Neden ki?”

“Soylu lordların neden ve ne hakkında atıştıklarını kim bilebilir ki? Bana sorarsan canları sıkılmıştır derim, ya da kibirdendir!” diye bağırdı demirci. “O kumandanı daha önce de görmüştüm! O piç kurusuna neden vergi ödüyoruz hâlâ anlamış değilim.”

Demir değneği közden ayırınca kıvılcımlar uçuştu ve havada hızla süzüldüler. Bung geri sıçradı. Nikola çekici aldı ve değneği dövmeye koyuldu. “Kumandan benim çocuğu kovaladığı zaman ben de onu yardım istemesi için Çember’e yolladım. Druidlere.”

“Sahirelere mi?” diye sordu tekerlekçi, ikna olmamış bir ses tonuyla. “Nikola?”

“Evet, onlara. Ama çocuk hâlâ gelmedi.”

Radim kafasını iki yana salladı ve ayağa kalkıp pantolonunu düzeltti. “Bilmiyorum Nikola, bilmiyorum. Bütün bunlar bana fazla geldi. Ancak ne olursa olsun sonuç aynı kapıyaçıkıyor. Beklemeliyiz. İşini bitir, birazdan gelirler. Ben de…”

Demirci dükkânının önünde bir at kişnedi.

Demirci, elindeki çekiç örsün üzerindeyken donakaldı. Tekerlekçinin dişleri birbirine çarpmaya başladı ve rengi soldu. Nikola ellerinin titrediğini fark etti ve onları istemsizce deri önlüğüne sildi. Yardımı olmadı. Yutkundu ve atlıların siluetlerinin görülebildiği girişe doğru gitti. Radim ve Bung ona yakın durarak peşinden gittiler. Demirci kapıdan çıkarken değneği kapının bitişiğindeki duvara dayadı.

Dışarıda hepsi atlara binen, altı suret gördü. Her biri çivilenmiş deri yelekler giyiyordu ve başlarında yüzlerinin yarısını kaplayan koyu kırmızı gözlerinin arasından geçen, demirden yapılma burun korumasına sahip deri miğferler vardı. Umursamıyorlarmış gibi atlarında hareketsizce oturuyorlardı. Nikola hepsine tek tek baktıktan sonra silahlarını gördü: geniş ağızları olan kısa mızraklar. Tuhafça dövülmüş kabzalı kılıçlar. Geniş baltalar. Testere dişli palalar.

İki tanesi girişin tam karşısında duruyordu. Biri kafasında güneş simgeli bir miğfer olan, uzun pelerinli ve gri tenli bir vrandı. Diğeriyse…

“Annecim,” diye fısıldadı Bung, demircinin arkasından. Ardından hüngürdemeye başladı.

Diğer binici bir insandı. Kara bir vran pelerini giyiyordu ama gaga şeklindeki miğferinin arasından bakan gözler kırmızı değil, açık maviydi. Bu gözlerin içinde öylesine soğuk ve umursamaz bir şiddet yatıyordu ki Nikola içini korkunç bir korkunun kapladığını, iç organlarını donduğunu, midesinin bulandığını ve sırtının karıncalandığını hissetti. Ortalık hâlâ sessizdi. Demirci, çitin arkasındaki gübre yığınının üzerinde uçuşan sinekleri duyabiliyordu.

İlk konuşan, gaga biçimli bir miğfer takan insan oldu. “Hanginiz demircisiniz?”

Soru anlamsızdı. Deri önlüğü ve duruşu Nikola’yı ilk bakışta ele veriyordu. Demirci sessiz kaldı. Göz ucuyla renkli gözlü adamın vranlardan birine küçük bir işaret verdiğini gördü. Vran eyerinin üstünde öne doğru eğildi ve ortasından tuttuğu palayı genişçe savurdu. Nikola eğildi ve içgüdüsel olarak çömelip kafasını ve omuzlarını korudu. Ancak darbe onu hedef almıyordu. Geniş pala Bung’ın boynuna saplandı ve köprücük kemiğiyle omurgasını parçalayarak iyice derinlere indi. Genç adam demircinin duvarına doğru geri geri sendeledi, kapı dikmesine takılıp tökezledi ve girişinin tam önüne yığıldı.

“Size bir soru sordum,” diye hatırlattı gaga biçimli miğferi olan adam, gözlerini Nikola’dan ayırmadan. Zırhlı eldiveniyle eyerine bağlı baltaya dokundu. En uzakta duran vranlar bir ateş yaktılar, meşalelerini tutuşturdular ve diğerlerine uzattılar. Sakince, acele etmeden demirci dükkânının etrafını sardılar ve meşaleleri samanlarla kaplı çatının bir ucuna doğru tuttular.

Radim daha fazla dayanamadı. Elleriyle suratını kapadı, hüngür hüngür ağlamaya başladı ve iki atın arasından koşarak uzaklaştı. Uzun boylu bir vranın hizasına vardığında, yaratık kaygısızca adamın karnına bir mızrak sapladı. Tekerlekçi inledi, düştü, iki kere şiddetle seğirdi ve bacaklarını iki yana açtı. Bir daha da hareket etmedi.

“Ne yapacaksın şimdi Nikola ya da adın her neyse?” dedi renkli gözlü adam. “Yalnız kaldın. Peki niçin? İnsanları toplayıp yardım çağırdığın için. Bunu öğrenmeyeceğimizi mi zannettin? Aptalsın. Köydekiler bizle iyi geçinmek için diğerlerini ele vermekten çekinmezler.”

Demirci dükkânının saman kaplı çatısı çatırdadı, çatladı ve sarımtırak bir duman çıkarmaya başladı. Sonra tutuştu, körüklendi, kıvılcımlar sıçrattı ve kuvvetle köz yaydı.

“Çırağını yakaladık. Onu nereye gönderdiğini hemen söyledi. Aynı zamanda Mayena’dan gelecek olan kişiyi de bekliyoruz,” diye devam etti gaga biçimli miğferi olan adam. “Evet Nikola. O kirli burnunu ait olmayan yerlere soktun. Bu yüzden şimdi ağır sıkıntılar yaşayacaksın. Sanırım seni bir kazığa oturtmak münasip olacak. Buralarda sağlam bir kazık bulunur mu? Ya da daha iyisi, seni ayaklarından ahır kapısına asarız ve derini bir deniz yılanı gibi yüzeriz.”

“Neyse, yeteri kadar konuştuk,” dedi miğferinde güneş simgesi olan vran, meşalesini demirci dükkânından içeriye atarken. “Yakında bütün köy buraya toplanacak. Hadi işini bitirelim, ahırdan atları alalım ve gidelim. Başkalarına ıstırap çektirmek siz insanlara neden bu kadar keyif veriyor anlamıyorum. Özellikle de gereksiz bir durumdayken? Hadi, bitir işini.”

Renkli gözlü adam, vrana bakmadı bile. Eyerinde öne doğru eğildi ve atını demirciye doğru ilerletti. “İçeri gir,” dedi. Açık renkli gözleri öldürme şevkiyle parlıyordu. “Eve gir. Seni doğru düzgün infaz edecek zamanım yok. Ama en azından seni kızartabilirim.”

Nikola bir adım geriledi. Sırtında, tavan kirişlerinin gök gürültüsü andıran seslerle zemine çakıldığı dükkândan yayılan sıcaklığı hissedebiliyordu. Bir adım daha attı. Bung’ın cesedine ve çocuğun düşerken devirdiği demir değneğe takıldı.

Demir değnek.

Demirci şimşek gibi eğildi, ağır demiri sımsıkı tuttu ve vücudunu doğrultmadan, aşağıdan yukarıya doğru, nefretinin verdiği tüm güçle renkli gözlünün göğsüne doğru sapladı. Demirin keski şeklindeki ucu zincir zırhı deldi. Nikola adamın atından düşmesini beklemedi. Avlu boyunca, arkasından gelen bağrışmalar ve at nallarının sesi eşliğinde koştu. Odunluğa ulaştı, duvara yaslanmış kazığı iki eliyle birden sıkıca kavradı ve olduğu yerde dönerek körlemesine bir darbe savurdu. Kazık yeşil kaplamalı, gri atın ağızlığına geldi. Hayvan şaha kalktı, miğferinde güneş simgesi olan vranı sırtından attı ve onu avlunun tozuna boğdu. Nikola çömeldi, üzerinden geçen kısa bir mızrak odunluğun duvarına saplandı ve oraya sıkışıp titredi. Başka bir vran kılıcını çekti ve atını kazığın ıslık çalan darbelerinden kaçırmak için mahmuzladı. Diğer üçü dörtnala yaklaştı, bağırdı ve silahlarını vahşice havada salladı. Nikola ağır kazıkla kendisini savunurken inledi. Bir şeye vurdu, başka bir ata… Hayvan kişnedi ve arka ayaklarıyla dans edercesine hareketler yaptı. Ama vran eyerinden düşmedi.

Orman tarafındaki çitlerin üstünden başka bir at atladı ve yeşil kaplamalı, gri bir atla çarpıştı. Gri at ayak diredi, azı gemiye aldı ve eyere geri çıkmaya çalışan uzun vranı devirdi. Nikola avluya yeni gelen binicinin ikiye ayrıldığını görünce gözlerine inanamadı; atın boynuna eğilen, kukuletalı ve zayıf yapılı bir binici ile onun arkasında oturan, sarı saçlara sahip kılıçlı bir adam…

Uzun ve dar kılıç iki yarım daire çizdi ve iki yıldırım düştü. İki vran da eyerlerinden fırladı, yerde taklalar attı ve toz toprak içinde kaldı. Neredeyse odunluğa varmış olan üçüncü vran bu tuhaf ikiliye döndü ve göğüs zırhının az üstüne, sakalının altına bir darbe aldı. Kılıç vranın boğazından dışarıya çıkıp bir anlığına parıldadı. Sarı saçlı adam attan aşağı kayarak indi ve uzun boylu vranı bineğinden düşürmek için açıklık boyunca koştu. Vran bir kılıç çekti.

Beşinci vran avlunun ortasında dans eden, inatçı atının hâkimiyetini geri kazanmaya çalışıyordu. Geniş baltasını kaldırıp tereddütle etrafa bakındı. Sonra bağırdı, bineğini mahmuzladı ve atının boynuna sarılmış olan cılız kişiye doğru saldırdı. Nikola cılız binicinin kapüşonunu arkaya atıp alnından bir saç bandı çıkarmasını izlerken ne kadar yanıldığının farkına vardı. Kız çilek sarısı, dağınık saçlarını savurdu ve ellerini vrana doğru uzatarak anlaşılmaz bir şeyler bağırdı. Parmaklarından cıva gibi, parlak ve ince bir ışık huzmesi yayıldı. Vran geniş bir kavis çizerek eyerinden fırladı ve sertçe yere çakıldı. Kıyafetleri için için yanıyordu. Atı ise dört toynağıyla birlikte yeri dövüyor, kişniyor ve kafasını ileri geri savuruyordu.

Miğferinde güneş simgesi olan, uzun boylu vran, yanan dükkâna doğru yavaşça gerileyerek sarı saçlı adamdan uzaklaştı; kılıcını sağ elinde tutuyor, iki kolunu da öne uzatmış bir vaziyette dikkatle ilerliyordu. Sarı saçlı adam ileri atıldı ve kılıçları birkaç kere çarpıştı. Vranın kılıcı elinden uçup gitti; kendisiyse hasmının silahıyla şişlenmiş vaziyetteydi. Sarı saçlı adam bir adım geriledi ve kılıcını hızla geri çekti. Vran dizlerinin üzerine düştü, öne doğru devrildi ve suratı toprağa gömüldü.

Çilek sarısı saçlı kadının parlak ışıkları tarafından eyerinden düşürülen öteki vran dört ayak üstünde doğruldu, elleriyle etrafı yoklayıp bir silah arandı. Nikola şaşkınlığını yendi; iki adım öne çıktı, kazığı yerden kaldırdı ve emekleyen düşmanının boynuna sapladı. Bir kemik çatırtısı duyuldu.

“Buna hiç gerek yoktu,” dedi tam yanında duran birisi.

Erkek kıyafeti içindeki kadın çilli ve yeşil gözlüydü. Alnında garip bir mücevher parıldıyordu.

“Buna hiç gerek yoktu,” diye tekrarladı kadın.

“Hanımım…” diye kekelemeye başladı demirci ve demir değneği bir kale muhafızının teberi edasıyla tuttu. “Bunlar… dükkânımı yaktılar. Çocuğu öldürdüler. Ve Radim’i. Bu katiller onları öldürdü. Hanımım…”

Sarı saçlı adam bir ayağıyla uzun boylu vranın cesedini çevirdi, onu şöyle bir inceledi, sonra da onlara yaklaştı ve kılıcını kınına soktu.

“Eh, Visenna,” dedi. “İşte şimdi işlere biraz daha karıştım. Beni rahatsız eden tek şey ise doğru kişileri indirip indirmediğim.”

Visenna gözlerini kaldırdı. “Demirci Nikola sen misin?” diye sordu.

“Evet. Ya siz, efendiler? Siz Druid Çemberi’nden misiniz? Mayena’dan mı geliyorsunuz?”

Visenna cevap vermedi. Ormanın kıyısına, yaklaşan kalabalığa doğru baktı.

“Onlar bizim halkımız,” diye açıkladı demirci. “Anahtar’danlar.”


Hikâyenin devamı “Dönüşü Olmayan Yol – Kısım 2” için buraya tıklayın!


© Andrzej Sapkowski 2000
© 
Kayıp Rıhtım 2019

Çeviri
MURAT KAYHAN

Düzelti
M. İHSAN TATARİ

Siz de Kayıp Rıhtım'da konuk yazar olabilirsiniz! İletişim: info@kayiprihtim.com

Witcher: Dönüşü Olmayan Yol | Kısım 1

Witcher serisinin baş karakteri Geralt’ın annesiyle babasının ilk kez karşılaştığı yeni bir çeviri öyküyle karşınızdayız! “Dönüşü Olmayan Yol” ilk bölümüyle sizlerle.

Başa dönün