in ,

Neil Gaiman: “Geleceğimiz Neden Kütüphanelere, Okumaya ve Düş Kurmaya Bağlı?”

Neil Gaiman, hayal gücümüzü kullanmanın ve bunu çevremizde teşvik etmenin neden herkes için bir zorunluluk olduğunu anlatıyor.

Neil Gaiman

Usta yazar Neil Gaiman 14 Ekim 2013 tarihinde Reading Agency kuruluşunun toplantısında hayal gücünü kullanmanın ve bunu teşvik etmenin gelecek nesiller için neden önemli olduğu hakkında bir konuşma yaptı. Bu sohbet, daha sonra The Guardian gazetesinde de yayımlandı.

The Sandman, Yokyer, Amerikan Tanrıları, Mezarlık Kitabı ve Yıldız Tozu gibi unutulmaz eserlerin yazarı Gaiman, geleceğimizin bağlı olduğu noktaları anlatıyor.

* * *

İnsanlar için size hangi görüşü savunduklarını ve bunun nedenini açıklamaları, taraflarını paylaşmaları önemlidir. Bir bakıma sizinle kurdukları ortaklığı ifade etme biçimleridir bu. Dolayısıyla ben de size okumakla ilgili görüşlerimi paylaşacağım. Kütüphanelerin neden bu kadar önemli olduğu üzerine konuşacağım. Kitap okumanın yanı sıra kurgu eserleri okumak, yani keyif için okumak, bir kimsenin yapabileceği en önemli şeylerden biridir. Ben de kütüphanelerin ve kütüphane çalışanlarının ne olduğu, bu iki değerli kavramı korumak için neler yapılması gerektiği üzerine kendi tutkularımı paylaşacağım.

Pek tabii, benim de bu konuda taraflı olduğum su götürmez bir gerçek. Nihayetinde ben bir yazarım, özellikle de kurgu yazarı. Çocuklar ve yetişkinler için yazıyorum. Yaklaşık 30 yıldır geçimimi kelimelerle, bir şeyler uydurup bunları kaleme almakla sağlıyorum. Dolayısıyla insanları okumaya, kurgu eserlerle ilgilenmeye teşvik etmek benim menfaatime olacaktır. Ayrıca kütüphaneler ve kütüphane çalışanları da böylelikle korumuş olur; herkesin okuyabildiği, okumanın sevildiği bir ortam oluşur.

İşte böyle bir yanlı tarafım da var yazar olarak. Ancak bir okuyucu olarak çok çok daha taraflıyım. Özellikle de İngiliz vatandaşı bir okur olarak.

Geleceği Tahmin Etmek

Bir keresinde New York’tayken özel hapishanelerin yapılması üzerine bir konuşma dinlemiştim, Amerika’da büyüyen dev bir sanayi yani. Hapishane sanayisi, gelecekteki hacmini şimdiden düşünmek zorunda. İleride kaç hücreye gereksinimleri olacak? Bundan 15 yıl sonra kaç mahkûmu barındıracaklar? Yetkililer, bunu kolaylıkla hesaplayabileceklerini fark etti. 10 ve 11 yaşında keyif için kitap okuyamayan çocukların oranını temel alan, oldukça basit bir algoritmayla hem de.

Elbette burada bire bir ilişki aramıyorum. Herkesin okuduğu bir toplumda suç yoktur diyemeyiz sonuçta. Yine de çok yakın bir ilişkinin olduğu yadsınamaz.

Ve bu ilişkilerin en basiti de yine çok basit bir durumdan ileri geliyor. Okuma yazma bilen insanlar, kurgu eser okuyor.

Kurgunun iki türlü işlevi vardır. Okumak, öncelikle iyi bir kaçış yoludur. Bir sonraki sayfada neler olacağını merak etmek, hemen sonraki satıra atlamak; birilerinin zor durumda olduğunu bilmek ve tüm badirenin nasıl sonuçlanacağını öğrenmek için istekle ilerlemek… İşte bu, gerçek bir güdüdür. Sizi yeni kelimeler öğrenmeye, yeni fikirler keşfetmeye, devam etmeye zorlar. Okumayı bizzat keşfetmek keyif vericidir. Bunu bir kere öğrendiğinizde her şeyi okuma yoluna girmişsinizdir artık. Ve okumak anahtardır.

Birkaç yıl önce edebiyat ötesi bir dönemde olduğumuza ilişkin sesler yükseliyordu. Bu sesler, yazılı şeylerde mana aramanın artık gereksiz olduğunu ifade ediyordu. Ancak o günler geride kaldı. Kelimeler, aksine artık her zamankinden daha önemli durumda. Dünyayı kelimelerle tayin ediyoruz. Ve kelime, bir defa ağa düştü mü takip etmek, iletişim kurmak ve okuduğumuzu idrak etmek zorundayızdır. Birbirini anlamayan kimseler, fikir alışverişinde bulunamaz, iletişim kuramaz ve ancak çeviri programları bu denli ilerleyebilir.

Kitap Sevgisi Nasıl Başlıyor?

Okuryazar çocuklar yetiştirmenin en kolay yolu onlara okuma öğretmek ve bunun ne kadar keyifli bir etkinlik olduğunu göstermektir. Bu da en basit şekilde onlara eğlenceli kitaplar bulmak, bunlara erişimlerini ve okumalarını sağlamakla olur.

Çocuklar için kötü kitap diye bir şeyin olduğunu zannetmiyorum. Geçmişten bugüne gittikçe yaygınlaşan biçimde, çocuk kitaplarını edebiyatın sadece bir alt kümesi, veya alt türü olarak görenler mevcut. Kimi yazarlarsa bunları kötü kitap olarak değerlendiriyor ve çocukların okumasını istemiyor. Bunun yaşandığını defalarca gördüm. Örneğin Enid Blyton kötü bir yazar olarak lanse edildi. Keza RL Stine ve pek çok yazar da öyle. Karikatürlerse cehaleti pekiştirmekle suçlandı.

Saçmalık! Tüm bunlar züppelik ve aptallık. Kötü bir çocuk edebiyatçısı yoktur. Çocuklar okumayı sever, okumak ve öğrenmek ister; çünkü her çocuk farklıdır. İhtiyaçları olan öyküyü bulabilirler, kendilerini bu öykülerin içine katarlar. Bizlere sıradan, eskide kalmış gibi gelen fikirler bu öykülerin içinde yepyeni bir hâl alabilir. Böylece çocuklar, o fikirlerle ilk defa karşılaşmış olur. Yanlış şeyler okuduğunu düşündüğünüz için sakın çocukları okumaktan alıkoymayın. Sizin sevmediğiniz kurgular, çocukları tercih ettiğiniz kitaplara götürecek birer yoldur aslında. Ve tabii, kimse sizinle aynı zevkleri paylaşmak zorunda değildir.

Her şey konusunda bilgili olan yetişkinler, çocukların okuma sevgisini mahvedebilir. Sevdikleri şeyleri okumalarına engel olun, ellerine kendi tercihiniz olan uzun, sıkıcı kitaplar verin, Viktorya edebiyatının 21. yüzyıldaki karşılığı olabilecek şeyler okutun. Sonuçta okumanın hoş olmayan, keyifsiz ve kötü bir şey olduğunu düşünen çocuklar elde edersiniz.

Çocuklarımızı okuma merdivenine koymamız gerek. Okumayı sevdikleri her şey, onları bu merdivende yükseğe taşıyacaktır. Ve adım adım ilerledikten sonra bilgeliğe ulaşacaklardır. (Tabii siz sakın bu yazarın yaptığı gibi kızınızın RL Stine okuduğunu görünce koşarak Stephen King’in Carrie’sini (Göz) getirerek diğerini sevdiyse bunu da kesinlikle seveceğini söylemeyin. Holly ergenliği boyunca hep kırlarda sakin bir yaşantı süren insanların öykülerini okudu. Ve hâlâ daha Stephen King’in adı geçtiğinde dönüp bana gülümser.)

İnsanı Kelimeyle Anlamak

Kurgunun sağladığı ikinci şey, empati kurmayı öğretmesidir. Televizyon veya film izlerken başka insanların başından geçenleri seyredersiniz. Metinlerse hepi topu 29 harf ve bir dizi noktalama işaretinden ibrettir. Ve sadece kendi hayal gücünüzü kullanarak bunlardan bir dünya kurgular, başka insanların da sizin gözünüzle bu dünyaya bakmasını sağlarsınız. Bir şeyler hissedersiniz o an; değişik yerleri ziyaret eder, öbür türlü öğrenemeyeceğiniz şeyler öğrenirsiniz. Dışarıdaki herkesin sizden bir parça taşıdığını görürsünüz aynı zamanda. Başka birine dönüşürsünüz artık. Kendi dünyanıza döndüğünüzde artık değişmişsinizdir.

Empati, insanlar arasında yakınlaşmayı sağlayan bir araçtır. Kendimize odaklanan bireyler olmanın ötesine geçmemizi sağlar. Ayrıca okumak, bu hayatta kendi yolunuzu bulmanız için oldukça önemlidir. Ve bizlere şunu gösterir: Dünya bu şekilde olmak zorunda değil. Her şey farklı biçimde de olabilir.

2007 yılında Çin tarihinde ilk defa devlet onaylı bilimkurgu ve fantastik edebiyat geleneği ortaya çıktı. Bir anda resmi bir taraflılıkla bunun nedenini sordum. Çünkü bilimkurgu, uzun süredir tasdiklenmeyen bir türdü Çin’de. Peki, ne değişmişti?

Bana her şeyin basit bir cevabı var dediler. Çinliler, diğer insanların getirdiği planları kullanmada ustadırlar. Ancak ne bir yenilik getirirler ne de yeni bir şey icat ederler. Hayal kurmazlar. Dolayısıyla Amerika’ya, Apple’a, Microsoft’a, Google’a temsilciler gönderip orada geleceği inşa eden kimselerle görüştürdüler onları. Ve ortaya çıkan sonuç, bu yenilikçi kişilerin çocukken hep bilimkurgu eserler okuduğunu gösteriyordu.

Kurgunun Büyülü Dünyası

Kurgu, size farklı bir dünya sunabilir. Sizleri daha önce hiç gitmediğiniz bir yere götürebilir. Başka dünyalara gittiğinizde, o masal meyvelerinden ısırık alanlarla tanıştığınızda kendi yetiştiğiniz çevreden memnun kalmazsınız bir daha. Memnuniyetsizlik iyi bir şeydir aslında. Memnuniyetsiz insanlar, dünyalarını değiştirmek ve daha iyi bir yer hâline getirmek, farklı kılmak için çaba harcarlar.

Hazır konusunu da açmışken bu gerçeklerden kaçış durumu hakkında bir iki şey söylemek isterim. Bu kavramı, genelde kötü şeyler atfederek kullandıklarını işitiyorum. Sanki “hayalci” edebiyat; sersemletilmiş, aptallaştırılmış ve kandırılmış kişiler için ucuz bir bağımlılıkmış gibi lanse ediliyor. Ve hem yetişkinler hem de çocuklar için okunabilecek tek kurgunun taklitçi edebiyat olduğu düşünülüyor. Çünkü gerçeklere ayna tutan bu türde okuyucular, kendilerini mümkün olan en kötü dünyada bulabiliyor.

Eğer içinden çıkılmaz bir durumda yahut hoş olmayan bir yerde, sizi hasta eden insanların arasında kısılıp kaldıysanız ve birileri size geçici de olsa bir kaçış yolu sunuyorsa neden kabul etmeyesiniz? Hayalci edebiyat tam da bunu yapıyor işte. Size bir kapı aralıyor, dışarıdaki güneş ışığını gösteriyor, kontrolü elde tutabileceğiniz bir yere götürüyor, ve olmak istediğiniz kişilerin yanına taşıyor (kitaplar gerçek mekânlardır, bu konuda yanlış düşünmeyin). Ve daha da önemlisi, kaçışınız sırasında kitaplar size ayrıca dünya ve tahminleriniz konusunda bilgi verir. Sizlere silah ve zırh temin eder. Kendi hapishanenize taşıyabileceğiniz gerçek şeyler verir: gerçek bilgi, beceri ve araç.

J.R.R. Tolkien’in hatırlattığı üzere, kaçıştan tek şikayetçi olan mahkûmlardır aslında.

Kitap Kuraklığı

Bir çocuğun kitap dünyasını yıkmanın bir diğer yolu da elbette onu kitapsız bir çevrede ve okuyamayacakları bir mekânda bırakmaktır. Ben bu konuda şanslıydım. Çocukluğumda muhteşem bir yerel kütüphanemiz vardı. Yaz tatillerinde işe giderken beni kütüphanede bırakacak bir ailem de vardı üstelik. Kütüphane çalışanlarımız da küçük bir çocuğun her sabah gelip doğrudan kart kataloglarından kendine bir hayalet kitabı veya büyülerin, roketlerin olduğu kitaplardan almasını; vampir, dedektif, cadı veya mucizelerle dolu kitaplar aramasını yadırgamazdı. Kütüphanedeki çocuk bölümünü bitirdikten sonra da yetişkin bölümüne geçtim.

Oradaki çalışanlar iyi kütüphanecilerdi. Kitapları seviyorlardı ve okunmalarını istiyorlardı. Kütüphaneler arası kataloglardan nasıl başka yerlere erişip kitap alabileceğimi öğrettiler bana. Ne okuduğum üzerine hiçbir zaman büyüklük taslamadılar. O iri gözlü, okumayı seven küçük çocuğun kütüphanedeki varlığı onları memnun ediyordu. Okuduklarım üzerine benimle konuşuyorlar, bana yeni kitap serileri öneriyorlar, yardımcı oluyorlardı. Küçük yaşıma rağmen bana herhangi bir okuyucu gibi davranıyorlar, yani sekiz yaşındaki bu çocuğa saygı duyuyorlardı.

Kütüphaneler özgürlük mekânlarıdır. Okuma, düşünme, iletişim özgürlüğünü sunan yerlerdir. Eğitim yuvalarıdır (okulu veya üniversiteyi bitirdikten sonra sona eren türde bir yer değil), eğlence merkezleri, güvenlik alanları, bilgiye erişim noktalarıdır.

21. yüzyıl insanının kütüphane ve amacını doğru anladığından kuşku duyuyorum. Eğer kütüphaneyi kitaplarla dolu raflardan ibaret görüyorsanız bugün basılı kitapların dijital ortamda da bulunduğu bir dünyada eskide kalmış bir algı gibi durabilir. Ama bu, esas önemli noktayı kaçırmak demektir.

Sanırım bunun, bilgiyle bir ilişkisi var. Bilginin bir değeri vardır ve doğru bilgi, paha biçilmezdir. Tüm insanlık tarihinde bizler, bilgi kıtlığı içinde yaşadık. Gerekli bilgiye erişim daima önemli bir mesele oldu. Hasat ne zaman yapılır, hangi malzemeler nerede bulunur, tarihlere, haritalara, hikâyelere nasıl ulaşılır… Tüm bunlar bir yemek sırasında harika eşlikçi olabilir size. Bilgi değerli bir şeydi. Buna sahip olan ve ulaşabilenler, bunun için ücret talep edebiliyordu.

Gelecek Ne Yöne Gidiyor?

Son birkaç yılda bilgi kıtlığının yaşandığı bir ekonomiden bilgi doygunluğuna doğru yöneldik. Google’dan Eric Schmidt’in söylediğine göre insan ırkı her iki günde, 2003 yılına kadarki bilginin tamamını üretebiliyor. Bu da sayısal veri isteyenler için günde beş eksobit anlamına geliyor. Esas zorluk çölde yetişen ender bitkiye ulaşmak değil yani, koca ormanda özel bir bitki türünü bulmak. Bugün artık gerekli olan bilgiye ulaşmamızda bize yardımcı olacak şeylere ihtiyaç duyacağız giderek.

Kütüphaneler, insanların bilgi için gittiği mekânlardır. Kitaplar, bilgiden oluşan buzdağının yalnızca su üstündeki kısmıdır. Orada olduklarını görürsünüz. Ve size yasal çerçevede dilediğiniz kadar kitap sunarlar. Artık daha çok çocuk kütüphaneden kitap alıyor; ister basılı, ister dijital, ister sesli olsun, her türden hem de. Ancak kütüphaneler aynı zamanda bilgisayarı veya internete erişimi olmayan kişilere hiçbir ücret talep etmeksizin bunları sunabilen bir yerdir. İş aramaları, iş başvuruları, yararlı bilgiler artık tamamen çevrimiçi bir ortama taşınıyor. Kütüphaneler, insanlara bu yeni dünyayı yönlendirme imkânı sunuyor.

Tüm kitapların ekranlara taşınmasına şahsen sıcak bakmıyorum ben. Douglas Adams’ın da dikkat çektiği üzere Kindle’lar piyasaya çıkmadan 20 yıl öncesinde kitaplar, köpekbalığı gibiydi. Köpekbalıkları eskidir; dinozorlar bile yokken onlar vardı okyanusta. Ve bugün hâlâ köpekbalıklarının yaşamasının nedeni, köpekbalığı olma konusunda diğer her şeyden daha iyi olmalarıdır. Fiziksel varlıklarıyla kitaplar da serttir, yok etmesi kolay değildir; suya dayanıklı ve güneş ışığının olduğu yerde okunaklıdırlar. Üstelik elinizde taşırken elinizde güzel bir his bırakır. Yani kitap olma konusunda üstlerine yoktur. Onlara her zaman bir yer bulunur. Tıpkı kütüphanelerin çoktan e-kitaplara, sesli kitaplara, DVD’lere ve internet içeriğine sahip yerler oluşu gibi kitaplar da kütüphanelere aittir.

Kütüphaneler, bilgi muhafaza yerleridir ve bu konuda her vatandaşa eşit olanak sunar. Bu, sağlık bilgilerini de içermektedir. Ve tabii akıl sağlığına ilişkin bilgileri de. Yani halka açık bir topluluk alanıdır. Güvenli bir yerdir, dünyada bir cennettir. İçinde kütüphaneciler bulunur. Gelecekteki kütüphanelerin neye benzeyeceğini şimdiden düşünmemiz gerekir.

Bugünün Penceresinden Okuryazarlık

Okuryazarlık, bugün çok daha önemli bir yere sahip, özellikle de içinde bulunduğumuz metin ve e-posta dünyasında, her şeyin yazılı olduğu bir çağda. Birler de yazmak ve okumak zorundayız. Rahatça okuyabilen, okuduğunu anlayabilen, nüansları fark edebilen ve kendilerini ifade edebilen vatandaşlar yetiştirmeliyiz.

Kütüphaneler, gerçekten de geleceğe açılan kapılardır. Dolayısıyla dünya çevresinde para tasarrufu yapmak adına kütüphaneleri bir kalemde kapatabilen yerel yönetimlerin bulunması ne acı. Oysa bugüne borçlu olacakları bir zamandan çaldıklarının farkında değiller. Bu yönetimler, açık durması gereken kapıları kapatmaktan başka bir şey yapmıyor.

Organization of Economic Cooperation and Development kuruluşunun yakın zamanda bir araştırma yapmış. Buna göre İngiltere, “yaşlı nüfusun gençlere göre okuryazarlık ve hesaplama becerisi konularında üstün olduğu” tek ülke. Elbette bu hesabın içinde cinsiyet, sosyoekonomik geçmiş ve meslekleri gibi etmenler de göz önünde bulunduruluyor.

Başka bir deyişle çocuklarımız ve torunlarımız, okuma yazma ve hesaplama konusunda bizlerden daha geride. Yaşantılarını idare etme, sorunlara çözüm üretme konularında da öyle. Ayrıca bizlere göre çok daha kolay kandırılıp yanlış yönlendirilebiliyorlar. Kendilerini içinde buldukları dünyayı değiştiremeyecekler ve iş bulamayacaklar. Bu ve bunun gibi bulgulara bakarak İngiltere, diğer gelişmiş ülkelerden geride kalacak çünkü işgücü becerileri yönünden eksik olacak.

Kitaplar, ayrıca ölülerle iletişim kurmanın da bir yoludur. Artık aramızda olmayan kişilerden kitaplar yoluyla bir şeyler öğrenebiliriz. Onlar sayesinde insanlığı geliştirebilir, ilerleyebilir, bilgiyi yeniden öğrenmekten ziyade içselleştirebiliriz. Pek çok ülkeden daha eski olan öyküler var söz gelimi. Kültürleri ve ilk anlatıldıkları binaları bile geride bırakan öyküler üstelik.

Geleceğe karşı sorumluluklarımız olduğunu düşünüyorum. Çocuklarımıza karşı sorumluluklarımız ve zorunluluklarımız var. Çünkü onlar yarının büyükleri ve günün birinde yaşayacakları dünyadan bizler sorumluyuz. Hepimiz birer okur, yazar ve vatandaş olarak zorunluluklara sahibiz. Burada sözünü ettiğim zorunlulukların birkaçına değinmek isterim.

Özel ve umumi yerlerde keyif için okuma zorunluluğumuz olduğunu düşünüyorum örneğin. Eğer keyif için okursak ve başkaları da bunu görürse o zaman öğrenir ve hayal gücümüzü kullanırız. Başkalarına okumanın iyi bir şey olduğunu göstermiş oluruz.

Kütüphaneleri de desteklemek zorundayız. Onları kullanmak, başkalarını da bu konuda teşvik etmek, kütüphanelerin kapanmasına karşı durmak zorundayız. Kütüphanelere gerekli değer verilmese bilgiye, kültüre ve bilgeliğe de değer verilmez. Dolayısıyla kütüphaneleri kapatarak aslında sizler geçmişin sesini kısıyor ve geleceğe zarar veriyorsunuz.

Çocuklarımıza sesli şekilde kitap okumalıyız ayrıca. Keyif aldıkları şeyleri okumalıyız. Hatta belki dinlemekten bıktığımız hikâyeleri. Bunları seslendirmeli, ilginç hâle getirmeli ve kendileri okumayı öğrenseler bile okumayı kesmemeliyiz. Bu tür sesli okuma saatlerini bir tür birliktelik vakti gibi kullanmalıyız. Telefonun sürekli kontrol edilmediği, dünyayı bir kenara bırakacak kadar dikkat dağıtmadığı bir vakit.

Dilimizi kullanmak zorundayız bir de. Kendimizi zorlamalıyız buna. Kelimelerin ne anlama geldiğini ve onları nasıl kullanabileceğimizi bilmeliyiz. Onlarla rahatça iletişim kurabilmeli ve söylemek istediğimizi tam olarak ifade edebilmeliyiz. Dili dondurmaya çalışmamalıyız. Veya onlara saygı durulması gereken ölüler gibi davranmamalıyız. Aksine, onları akıp giden, kelimeler ödünç alan, anlamların ve telaffuzların zamanla değiştiği bir bütün olarak görmeliyiz.

Yazarlara Düşenler

Biz yazarların, özellikle de çocuk yazarlarının –yine de hepsinin- okurlarımıza karşı zorunlulukları vardır: Doğru şeyleri yazmak. Bilhassa hiçbir zaman yaşamamış kişiler ve var olmamış mekânlarla ilgili kurgular kaleme alırken. Çünkü doğrunun, gerçekte yaşananlarda değil, kendimiz hakkında bize söylediği şeyde olduğunu anlamalıyız. Nihayetinde kurgu, bize gerçeği söyleyen bir yalandır. Okurlarımızı sıkmamaya mecburuz. Onları bir sonraki sayfayı çevirmeye teşvik etmeliyiz. İsteksiz bir okuyucuya en iyi çözümlerden biri her şeyden önce okumayı durduramadığı bir öykü sunmaktır ona. Bizler okuyucularımıza gerçekleri anlatıyor, onlara silah veriyor, zırhla donatıyor, şu yeşil dünyadaki kısacık ömrümüzde edindiğimiz ne kadar bilgi varsa onlara aktarıyoruz. Dolayısıyla onlara vaaz vermemeliyiz; ders verici konuşmamalıyız. Tıpkı yetişkin kuşların, civcivlerini beslemek için boğazlarından içeri besin koyuşu gibi sindirilmemiş ahlâk öğretilerini okuyucularımızın boğazından aşağı zorla sokmamalıyız. Ve çocuklarımız için hiçbir koşulda bizzat okumayacağımız bir şeyi kaleme almamalıyız.

Çocuk yazarları olarak ciddi bir iş yaptığımızı anlamalı ve kabul etmeliyiz. Çünkü eğer bu işi mahvedersek sıkıcı kitaplar yazar ve çocukları da hem okumaktan hem kitaplardan soğuturuz. Kendi geleceğimizi kısaltır, onlarınkini yok ederiz.

Yetişkinler ve çocuklar; yazarlar ve okurlar olarak düşlemek zorundayız. Hayal kurmaya mecburuz. Kimse bir şeyi değiştiremeyecekmiş gibi yapmak kolay. Toplumun kocaman, bireylerinse neredeyse bir hiç olduğunu düşünmek de öyle. Tıpkı duvardaki bir atom, pirinç tarlasındaki bir tanecik gibi. Ancak gerçek şu ki bireyler kendi dünyalarını sürekli değiştiriyor ve geleceği inşa ediyor. Ve bunu da her şeyin farklı olduğunu düşlemekle yapabilirler.

Kendi çevrenize bir bakın. Gerçekten ama. Bir anlığına durun ve bulunduğunuz odaya bakın. Unutulmaya yüz tutmuş bir şeye parmak basmak istiyorum. O da şudur: Görebildiğiniz her şey, duvarlar da dâhil, bir noktada hayal edilmiş şeylerdi. Birileri sandalyeye oturmanın yerde oturmaktan daha kolay olduğunu düşündü ve sandalyeyi hayal etti. Birileri tam da şimdi sizinle Londra’da ıslanmadan konuşabilmemin bir yolunu buldu. Bu oda ve içindekiler, bu binadaki diğer her şey, bu şehir, insanlar düşledikleri için var yani.

Gelecekten Yankılara Kulak Vermeli

Her şeyi güzelleştirmeye mecburuz. Dünyayı bulduğumuzdan daha çirkin bırakamayız. Okyanusları boşaltıp kendi sorunlarımızı bir sonraki nesle devredemeyiz. İşimizi gördükten sonra ardımızda kalanları toplamalıyız. Kıt bir görüşle mahvettiğimiz, kaynaklardan mahrum ettiğimiz, sakatladığımız bir dünya bırakamayız çocuklarımıza.

Siyasetçilerimize ne istediğimizi söylemeliyiz. Dünyaya mâl olacak vatandaşlar yetiştirmede okumanın önemini anlamış kişilere oy vermeli ve buna karşı gelenleri seçmemeliyiz. Bilgiyi koruyan ve destekleyen, okuryazarlığı teşvik eden kişileri seçmeliyiz. Bunun siyasetle ilgisi yok. Bu, genel insanlığı ilgilendiren bir durum.

Albert Einstein’a bir keresinde çocuklarımızı nasıl zeki yapabileceğimiz sorulmuş. Verdiği yanıtsa oldukça basit ama zekice: “Eğer çocuklarınızın zeki olmasını istiyorsanız onlara peri masalları okuyun. Daha zeki olmalarını istiyorsanız o zaman daha çok peri masalı okuyun.” Kuşkusuz Einstein, okumanın ve hayal etmenin değerini biliyordu. Umarım bizler de çocuklarımıza kitabı ellerinden düşürmeyecekleri, okunacakları ve hayal kurup anlayacakları kitap dolu bir dünya bırakabiliriz.


Peki siz Neil Gaiman tarafından yapılan bu konuşma hakkında ne düşünüyorsunuz? Yorumlarınızı Kayıp Rıhtım Forum’da bizimle paylaşabilirsiniz.

Kaynak: The Guardian

Oyla!

Rabia Elif Özcan

1995 yılında, dünyaya ilk defa dokunduğundan bu yana okuyor gözlerim, ellerim, kulaklarım ve hislerim. En çok doğayı okuyorum, sonra müziği, renkleri; ve edebiyat okuyup çeviriler yapıyorum, başka gözlerin bakışlarına dokunabilmek için. Dimağımın heybesinde biriktirdiğim kelimelerden masallar fısıldıyorum. Hayatı satır aralarına katık ediyorum; yağmurlu gökte vicdanı arıyor, mum ışığında güneşi buluyorum. Sabah günümü aydın eden kahve kokuları gece gözüme uyku sürüyor. Küçücük bir kutuda azıcık yaşıyorum, yetinmekle doyuyorum.

Toygun Ateş Koronavirüs

Tiyatro ve Sinema Sanatçısı Toygun Ateş Koronavirüs Nedeniyle Yaşamını Yitirdi

Fate: The Winx Saga 2 sezon onay netflix

Fate: The Winx Saga 2. Sezon Onayını Aldı