in ,

Adak – Deniz Erbulak | Yazarının Kaleminden

Deniz Erbulak, İthaki Yayınları Pangea Kitaplığı kapsamında üç cilt halinde yeniden raflara gelen Adak adlı romanının yazım sürecini kaleme aldı.

Adak - Deniz Erbulak | Yazarının Kaleminden

Kaleme aldığı çocuk kitapları ve gerilim romanları ile tanınan Deniz Erbulak, üç cilt halinde yeniden raflara gelen Adak isimli romanının yazım sürecini anlattı.

* * *

Önce Karakterler Belirir

Her zaman böyledir.

Yavaşça yaklaşır, yaklaştıkça görünür olur, sokulur, gelip gözümün içine bakarlar. Onları görmeye başladığımda, roman da başlamıştır. Karakter yoksa hiçbir şey yoktur!

Adak, gerilim dolu bir sahneyle açılıyor ve ardı ardına gelen cinayetlerle devam ediyor. Polis sıradan cinayet soruşturmaları yaparken insanlar delilden sayılmayan bazı ipuçları hakkında konuşmaya başlıyor ve ardından söylentiler yayılıyor… Olay zincirinin, romanın başından itibaren işte böyle birbirini tetikleyerek, neredeyse hiç ara vermeden sürdüğünü söyleyebiliriz. Çok katmanlı ve çok karakterli bir roman. Bir çeşit gürültülü, uğultulu bir aksiyon filmi gibi. Ama kulağınız alışıp da o uğultuyu geriye itmeyi başardığınızda, tekinsiz bir sessizliğin içinde, esas olup bitenleri ayırt etmeye başlıyorsunuz.

Ama buna rağmen mesele yine de olup bitenler değil. Karakterler!

Adak’ı planlarken, kurgunun ilk adımında önce Nehir Efser vardı. İlk o belirdi. Genç ve dik başlı bir kadındı. Onun öğretmen olduğuna emindim. Aynı zamanda sürgün edilmiş olmalıydı ki planlamadığı bir yer değişikliği yaşayabilsin. Çünkü insanın en net gördüğü yer, planlamadan geldiği yerdir. Görmeye kendini hazırlamadığı!

O kuzeydeki sisli liman şehri de, Nehir Efser adındaki bu genç coğrafya öğretmeni için planlanmamış bir yerdi. Beklenmedikti. Dolayısıyla şaşırtıcıydı. Böylece beklemediği yeni mekânlar karşısında her insanın yaptığını yaptı: şehre baktı. Alıcı gözüyle! Bildiğimizi zannettiğimiz yerlerde, etrafımıza böyle tartarak bakmayız. Fakat biliyorum dediğimiz her şey, aslında sadece zannettiğimiz gibidir, gerçekte olduğu gibi değil!

Belki bu romanda Nehir Efser’in yeni bir şehre gidişi bana bu yüzden kurgunun ilk adımı gibi gelmişti. Bir yabancı olarak, orada bulunmayı kanıksamış diğer insanların göremediği her şeyi görecekti… ve bu roman, zaten ana karakterin “görmekteki ısrarı” yüzünden her şeyin tepetaklak olduğu bir romandı.

Evet, Adak için ilk aklımda oluşanlar bunlardı: Tuhaf bir şehre sürülen ve tuhaflıkları ayırt eden bir karakter. Yüzlerce huzursuzluk verici ayrıntı, bütün haşmetiyle gelip karşımıza dikilen insanlar. Tozu bile kıymetli, meşum ve etkileyici mekânlar. Cazip mi korkunç mu belli olmayan bir karanlık ve onun içindeki perde. Ama en çok perdenin diğer yanındakiler!

Neden Bir Öğretmen?

Nehir Efser’e öğretmenliği neden yakıştırmıştım? Çünkü orada, kadını bekleyen nedir diye düşünmeye başladığım anda;  yüksek ağaçların altında, kasvetli bir binanın önünde durmuş, sessizce ama çok sessizce karşısındakinin gözlerinin içine bakan ve asla kıpırdamayan solgun yüzlü, tuhaf gençler beliriyordu gözümün önünde. Sadece ve sadece onlar! Silemiyordum zihnimden.

“Eğer Nehir Efser’i bekleyen onlarsa,” dedim. “O halde kadın kesinlikle bir öğretmen! Tarihi bir liseye tayin edilmiş, tekinsiz öğrencileri olan, belki de öğrenci zannedilen varlıklara hizmet için gönderilmiş ya da aslında çağırılmış bir öğretmen.”

Bir ŞEYler Görmek?

Adak’ı gerilimin yuvası yapacak olan, belirsizlikti. Kimin çağırdığı belirsiz varlıklar, büyü yapıp yapmadığı, kurban verip vermediği, masum insanların aklına girip girmediği belirsiz karakterler…

Romandaki karanlık, bakmadığınız anda orada olduğunu daha net gördüğünüz şeylerden ibaret olmalıydı.

Gördüğünüz şeyler?! Ortaokul Türkçe öğretmenimiz, “şey kelimesini ne kadar az kullanıyorsanız kendi dilinize o kadar hâkimsiniz,” derdi. “Yerine kelime bulamıyor olmanız acizliktir.”

Fakat bazen yerine bir kelime koymak istemezsiniz. Şey kelimesi öyle yeri doldurulamaz, öyle yakışan bir halde gelip anlatmak istemediğiniz, sadece işaret ettiğiniz bir varlığa, bir duruma ya da bir hisse isim oluverir ki; tek başına tüm uğursuzluğu koca bir bina gibi romanın ortasına dikiverir.

Böylece isimlendirmediğim şey’ler de romanın kapısından içeri girmeye başladılar.

Romanları kurgularken belli yollar izler insan. Bazı yazarlar, üç sayfa ötesini bilmeden, kendisi de merak içinde sürüklenerek, fevri ataklarla yazar ve bu sürüklenişi okuyucuya geçirmeyi seçer. Bazı yazarlar da oturup milim milim planlar, hesap eder, mekânı zihninde cetvelle çizer, karakterlerin tablolarını yapar, onları giydirir, konuşturur, bir bebek evinde oynar gibi oynar. Oyundan emin olduktan sonra oturup kelime kelime anlatmak için!

Ben cetveli olanlardandım. Fakat bu cetveli Adak’ta arzu ettiğimi çizmek için değil, zihnimde beliriveren görüntüleri ölçmek, şehrin varlığından neredeyse emin olduğum o ıssız sokaklarının krokisini çıkarmak için kullanıyordum.

Karanlık kelimesi zihnimden çıkmıyordu. Karanlık… ve onun denk olabileceği her şey! Bu romanın her sayfasına sinmesi gereken şuydu: gün ışığında bile hissedilen tekinsizlik!  Tekinsizlik kelimesi, korku kelimesini nasıl da fersah fersah aşıp geçiyordu zihnimde anlatamam.

Belki bu tanımlamaların hakkını en çok veren; kişilerden çok şehrin kendisiydi.

Adak Cilt 1 - Sürgün

Karanlık Türleri Tercih Etmek!

Roman, üçüncü yetişkin romanım olacaktı. İlk romanım bir jeolojik bilimkurguydu: Kıyametle Savaşanlar. Sonra fırtınalı, tuhaf bir ilişkiyi anlatan Aşkın Ötesinde. Zaten gençler için yazdığım seriler vardı. Eğlenceli, mizah unsuru ihmal edilmemiş. Hepsi aynı şekilde “gerçek olma” mantığını taşıyor ve benim tarafımdan “görülerek” yazılıyordu. Hepsi başka bir anlatım tavrına sahipti. Belli bir türe bağlı kalmamak için ant içmiştim.

Pişman değilim. Okumak ya da yazmak için seçtiğimiz tür, karakterlerin üzerinde şekillenen hikâye için arkaya yerleştirilmiş muhteşem bir dekordur. Ben her seferinde başka bir ihtişama hayranlık duyarak yazmak istiyordum. O yüzden yazar olarak farklı türlere ait örnekler vermek cazip geliyordu, yine de öyledir.

Ama ya okuyucu olarak? İşte o zaman gerilim- fantastik-korku-gotik-polisiye-distopya gibi sıradanlığa en uzak, karanlığa en yakın, kuytusu, belirsizliği, tekinsizliği en bol olanlar hem aklımdaki hem kalbimdeki tahta oturuyordu.

Hastalıklı Bir Ruh Hali

Bir romanın başına oturmuş çalışırken, hem okuyucu hem yazarsınızdır. Dalgalı bir ruh halidir bu. Bu iki kimlik, kendi arzularına koşar, zaman zaman karşılıklı kavgalıdır. Bu yüzden; yazmaya başladığım romanın gotik bir örnek olma iddiası bir okuyucu olarak soluğumu kesiyordu. Öte yandan yazar olarak huysuzlanıyor, titizlendikçe titizleniyordum.

Bu roman boyunca, evimin odalarında gün boyu perdeleri açmadan dolanır, zihnimin içinde bütün duruşları ve bakışlarıyla tepeden tırnağa gördüğüm karakterleri tek tek; kulaklarımı dolduran sesleri, konuşmalarındaki vurgularıyla dinler ve seyrederdim. Bu seyrediş sanırım altı ay kadar sürdü.

İlk cümleyi yazmak için masamın başına oturduğumda, bütün diğer romanlarımda olduğu gibi, nasıl başlayacağı, hangi sırayla durumların değişeceği, kimin ne zaman öleceği ve kimin neden kurtulacağı, kimin son sözü söyleyeceği ve aslında gerçeğin ne olacağı tamamlanmıştı. Tıpkı yaşanıp geçmiş ve geri döndürülemez biçimde var olmuş hakiki bir zaman dilimi gibi!

Yazarken en büyük buhranlar; bildiğim ama milyonlarca detayı aynı anda gördüğüm için anlatma kısmının kâbus gibi üzerime çöktüğü dönemlerde oluşur. Bu romanda buhranlarımı diğer kitaplara göre on kat, yüz kat şiddetli geçirdim. Her şeyi bilmek ve bunun ne kadarını şimdi, ne kadarını sonra okuyucuya söylemek gerektiğini kıymık kıymık seçmek!

Okuyucunun hayalinde canlandırabilmesi için ve hikâyeye inanması için daima ve sadece tek bir kişi sorumludur: yazar! Anlattım bitti, diyemezsiniz. Anlatmak yazarın taahhüt ettiği hizmet değildir. Göstermek ve yaşatmaktır taahhüt ettiğiniz iş. Okuyucu akde sadık kalarak gözlerini satırlara diker ve kelimelere bakar. Kelimelerde ne gördüğü artık yazarın sorumluluğudur. Kendi aklından geçen neyse ve ne kadarsa okuyucuya tamamını göstermek de onun boynunun borcudur.

Bu borç, anlattığım her “şey”in varlığını hissedecek şekilde beni bağlıyordu.

Adak Cilt 2 - Eski Soy

Gece saatlerinde yazarken sessizlik ve karanlığın beni etkisi altına alması için bekler, kendimi bilinmezliğin baskısına açık bırakmak için ışıksız bir odada yazardım. Tam arkamda, dönüp baktığım an orada olmadığını göreceğim ama ben dönünceye dek de nefesini hissetmeye devam edeceğim bir “şey” olduğu hissiyle sayfalarca kımıldamadan yazardım. Nehir Efser’in kiralayıp taşındığı ıssız apartman dairesinde, peşinde o yürüdükçe yürüyen ve o bakmadığında yer değiştiren gölgeler; önce benim apartman dairemde, benim peşimde, ardımda dolanmak zorundaydılar.

Mükemmeliyetçilik beni daima masamın başına zincirli bir kürek mahkûmu yapmıştır. Adak’ın gerçekdışılıkla dokunmuş kumaşını, gölgede kalmış hakikatlerle milim milim işlemek, bana ömür boyu kalacak bir boyun ve omurga rahatsızlığı verdi… Bir de kapıya asılan, gerçek bir darağacı mekanizmasına sahip, ilmek kısmının etrafına dolanmış iki parça süngerin boynumu kavradığı ve makaranın arka ucuna kilolarla ağırlığın asılarak omurgamı tek tek ayırdığı bir traksiyon düzeneği! Bütün hatlarıyla ve çalışma mantığıyla kusursuz, gerçek bir ortaçağ işkence aleti.

Önce günde altı-sekiz saat… Sonra günde on saat ve nihayet, boynumu bir makaraya asma pahasına günde on dört saat yazmak şartıyla! Adak’ın yazma süreci büyük bir fiziksel çöküş ve muazzam bir ruhsal yükseliş dönemiydi artık benim için. Arim Alator’un gözlerinin içine yerleştirilmiş olduğunu yazdığım kör kuyular bir süre sonra aynadaki aksimde benim gözlerimin içinde belirmeye başladı. Romana eşlik eden müzik ise, İvan Rebroff’tan Ochi Chernye idi. Siyah gözler anlamına gelen bu eşsiz parça hangi karaktere aitti, emin değilim. Belki en çok karanlık gözlerini Nehir Efser’den çekmeyen şehrin ruhuna aitti. İvan Rebroff davudi sesiyle zihnimin içinde o kadar aralıksız biçimde söylerdi ki sonunda çıldırmamak için gidip bilgisayardan parçayı açmak ve onu işitmeyi fiziki hale getirmek zorunda kalırdım.

Gotik Bir Örnek yaratma İddiası

Roman, bir gotik edebiyat örneği olma iddiası taşıdığı için, tüm gerekli unsurları tek tek hakkını vererek işlemeyi önemsiyordum. Bu unsurlar daha çok esas suretlerinin üzerine normal gibi görünen kılıflar geçirmiş figürlerden oluşuyordu.

Gotik edebiyatın unsurları dendiğinde koca bir liste çıkarılabilir. Çıkarmıştım da! Tabii bu bir alışveriş değildi. İstediğinizi seçip romanınıza yerleştiremiyordunuz.

Gotik iddiam şuydu; romanın tamamen bize ait bir hikâye olması, bize ait malzemeyle yoğurulması ama teknik olarak, dünya edebiyatındaki gotik eserlerin klasik kabul edilmiş, kendi olmazsa olmazlarını belirlemiş en keskin örneklerinin karşısına, bizi temsil eden hakiki bir başka örnek olarak çıkabilmesiydi. Ne yabancıya özenmiş, ne sadece yerel olarak kalmış!

Tipik anlamda, 19.yy gotik edebiyatının yaptığı gibi toplum sınıflarının birbiriyle ilişkisine dair işaretleri olsun istiyordum. Burjuvaya bir şeyler söylesin, köyden kente göç sırasında kendi kimliğinden çıkan ve başka bir kimliğe de ulaşamayan kayıp kesimin çürümüşlüğünü anlatsın, aydınlığın ve sıradanlığın içinde, kendisi öyle diye herkesi de öyle zanneden orta ve üst sınıfın yanılgılarını hissettirsin…

Bu temel felsefe altında romana türün kişiliğini kazandıran, adeta onu giydiren, dekorunu, kostümünü tamamlayan unsurlar vardı elbette. Gece yarısı kavramı, mezarlık ve ölüm kavramı, hatta cesetlerin saklanma şekilleri, diyaloglarda seçilen kelimelerin taşıdıkları kuvvetlerin anlamı, ezoterizm, egzorsizm, kan adamak, kurban vermek; bütün bunları kutsal sayılan bir ibadet çerçevesinde inanarak, saygı duyarak, kendini teslim ederek yapan ve şiddetle savunan karakterler inşaa etmek.

Kültürümüzde, ürpertici addedilecek pek çok hikâyemiz vardı, pek çok korku figürümüz, küçük anlatılarımız, korkunun öğrettiği tedbir sınıfına giren ve günlük hayata nakşolmuş itikatlarımız vardı, artık sebebini bile unuttuğumuz, sadece uyguladığımız…

Aylarca batıl itikatları taradım. Unutulmuş hikâyeleri, eskilerin sözlerini, çok yaşlanmış olan kuşağın kendilerinin bile hatırlamakta zorlandığı, küçüklüklerinde öğrenilmiş korkularını. Bir önceki kuşaktan dinlediklerimi, kendi anneannemin, babaannemin üzeri örtülü söyledikleri, anlatıp geçtiklerini… Mitleri, masalları ve halk söylencelerini, tamamen ilgisiz görünen hikâyelerle kıyaslamaya çalıştım. Aradığım sadece yüreği ağza getirecek anekdotlar derlemek değildi. Bunların ardında yatan toplumsal kaygıyı, bunların anlatılışıyla hedeflenen terbiye, tedbir, koruma, sakınma güdülerini çözmekti. Bunu çözmek, romandaki karakterlerimin reflekslerini, yönelimlerini, zaaflarını çözmekti çünkü.

Romanda yer alan hacamat sahnesi hayli karanlıklaştırılmış bir sahnedir mesela. Halk arasında yaygın hatta alışık olanlar için sıradan bulunan bu tıbbi işlemi bir çeşit egzorsizm dengi olarak kullanmayı seçmiştim. Korkunun bütün hamleleri için gereken malzeme elimdeydi, bir bulmacanın parçaları gibi o unsurları dünyaya ait ortak korku kabulleriyle doğru biçimde eşleştirmek zorundaydım. Böylece notaların tüm uluslar için aynı şeyi ifade edişi gibi, korku konusunda ortak bir anlaşma ritmi yakalayacaktım.

Semavi dinlerin ortak söylemleri, karanlık ve kötülüğe karşı ortak korkularını denklemin bir tarafında yanyana dizebildiğimi görüyordum. İnanç, karanlığın karşısındaki karakterlerin tutunabileceği en güçlü ortak ögeydi.

Ya karanlığın karşısında değil de içinde olmayı seçenler? Karanlığa ait yaratılmış, ancak ve ancak orada kendileri gibi olabilenler? O karakterlerin de vazgeçilmez olmasını istiyordum. Gotik edebiyatın en klasik karakterleri bütün korkunçluklarına rağmen okuyucu tarafından huşuyla arzulanırlar. O halde karanlığın insanlarını öylece, kendileri gibi bırakmak, onları kendi korkunçluklarının içinde anlamak, onlara o şartlarda bağlanmak, onların değişmesini beklememek gerekiyordu. Aydınlığı ve karanlığı, temsili olarak da iyiyi ve kötüyü kendi ihtişamları ve kendi vakarlarıyla ayakta kalabilecekleri şekilde romanda muhafaza etmek zorundaydım. Arim Alator, sanırım bu şekilde en karanlık, en kendi kaderini çizen, en kudretli karakterim oldu.

Elbette diğer karanlık varlıklar da aynı imtiyazı taşıdılar ve romanı yazdığım müddetçe hayatımın bir parçası hatta gerçeği oldular.

Adak Cilt 3 - Hüküm Deniz Erbulak

Tuhaf olan şuydu ki; öteki tarafa ait varlıklar, uğursuz gölgeler, metafiziksel durumlar, büyüler, muskalar, musallat edilenler, çağırılıp gelenler, ölüler, nefes üfleyenler gibi konular, gerçek hayatımın ekseninde hiç yer almadı. Bir mühendis olarak aldığım matematik eğitiminin geri dönüşü yoktu ve analitik bakış açısı, katıksız bir sebep-sonuç ilişkisi üzerine kurulu hayat ve daima ispatlanabilir somut kabuller tek düsturum oldu.

Ancak, bu romanı yazarken; normalin dışındaki bu unsurların, hatta olduğu gibi perdenin öteki tarafındakilerin ve hepsinin de bu hikâye boyunca var olmaları gerektiği gerçeğinin karşısında, daima derin ve hakiki bir saygıyla eğildim.

Bunu samimiyetle yapabilmiş olmalıyım ki, romanda da dediğim gibi peçelerini kaldırıp karanlık yüzlerini bana gösterdiler. Bütün o iki yıl boyunca yazarken bana eşlik ettiler, dinlediğim müziğe, işittiğim sessizliğe, geceye ve artık tam da istediğim şekilde tekinsiz ve solgun hale gelen gündüzlerime!

Korkmak ve Korkutmanın Denklemi

Adak romanında anlatılan, yavaş yavaş gelen bir karanlıktı. Adeta alışkanlık yapan, kalben de bağlanılan bir karanlık. Hikâye, korkuyu aniden yükselen sahnelerle versin istemiyordum. Bu geçici olandı çünkü.

İrkildiğimiz anlara ait korkularımızı hiçbir zaman hatırlamayız.

Hatırladıklarımız, ürpertici bulduklarımızdır.

Usul usul gelenden ürkeriz, konuşmayandan, gözlerini dikip bakandan yahut gözleri olmayandan. Ağır adımlarla yaklaşan şey daha korkutucudur. Kıpırdamadan duran. Halinde bir tuhaflık, bir çarpıklık olan. Bir şeyler yanlış gidiyor deriz, bir şeyler normal değil.

Adak’ta korku nâmına tek istediğim buydu.

O yüzden, “romanın en korkunç cümlesi nedir” diye sorulsa şudur demek zor olur. O cümleden önce başka tekinsiz cümleleri okumak gerekir. O şehrin sizi buz gibi bir korkuya hazırlaması için zaman tanımak lazımdır. Adım adım yaklaşmasına müsaade etmekse şarttır.

Sanırım, korkuyu bütün ihtişamıyla içine çekebilmek hatta onun bir parçası olmak için roman boyunca okura tavsiye edebileceğim şey budur: Onun kendisine yaklaşmasına izin vermek ve kitaptaki karanlığı “görmeye” niyet etmek.


Adak eserine dair görüşlerinizi Kayıp Rıhtım Forum üzerinden bizimle paylaşabilirsiniz.

* * *

* Sitemizde bulunan diğer yazım maceralarını okumak için tıklayın!

Oyla!

Konuk Yazar

Siz de Kayıp Rıhtım'da konuk yazar olabilirsiniz!

İletişim: [email protected]

Yeni Son Durak Filmi

Final Destination 6 Geliyor: Yeni Son Durak Filmi Yolda

Crunchyroll Sony

Sony, Crunchyroll’u İstiyor: Anime Yayın Platformu 957 Milyon Dolara El Değiştirebilir