Çevirmenin Çemberi: Conan

Conan külliyatının ilk cildini bizlerle buluşturan Hüseyin Aksakal, kitabın çeviri macerasını, yaptığı derin araştırmaları ve çok daha fazlasını sizler için anlattı.

Conan’ı çevirmekle geçen yaklaşık altı yıllık sürece bakıyorum da meğer bu dönemde aslında sadece karakteri ve onu yazan Robert Ervin Howard adlı delikanlıyı anlamaya çalışmaktan başka bir şey yapmamışım.

2011 yılında ilk Conan öyküsünü çevirmeye başladığımda bunun altı yıl sürecek, yaklaşık üç bin sayfalık bir çeviri serüvenine girmeme yol açacağını bilmiyordum. Bilsem, bu işe girişecek cesaretim olmazdı büyük ihtimalle.

En başta, 80’li yıllarda Türkiye’de Alfa Yayınları, 2000’li yıllarda Arkabahçe Yayıncılık’ın yayınladığı çizgi roman serilerinin çoğunu okumuştum. Dost Körpe’nin Fatih Conan diye çevirdiği “Ejderin Saati” romanını ve “Conan Günlükleri 1: Fil Kulesi” adındaki öykü derlemesini okumuştum. Her iki kitabın da çeviriye başladığım dönemde, kütüphanemi pek beğenen akrabalarla dostların alırken gösterdikleri hevesi iade ederken göstermeyişi nedeniyle elimde olmadığını da not etmek gerek.

Bahsi edilen Fil Kulesi ve Fatih Conan kitaplarının çeviri çalışmasına başlamamda etkisi olduğuna şüphe yok. Yine de nedense bu kitaplarda paylaşılan öyküleri çeviri sürecinin en sonuna bırakmış olmam, bulanık bir şekilde de olsa aslında ilk niyetin sadece kalan öyküleri Türkçe olarak okuyabilme isteği olduğunu gösteriyor galiba. İş o noktaya gelmeden, bu öyküleri henüz ilkokul çağında olan oğlum Akın’ın okuması gerektiğini düşünmeye başlamıştım. Sanırım bu nedenle zaten okumuş olduğum öyküleri de çevirmek zorunda hissettim kendimi. Belirtmekte yarar var: İthaki’nin yayınladığı Conan Günlükleri 1’in devamı gelmiş olsaydı, bu işe hiç başlamazdım büyük ihtimalle.

Aslında çeviriye devam ederken çalışmalarımın yayınlanmasına ilişkin bir düşünceye sahip değildim. Zaten ilk taslaklar da yayınlanabilecek nitelikte değildi. Çevirmeye başladığım ilk öykü olan “Demir İblis”ten itibaren her öykünün girişindeki birkaç paragrafta zorlanmama rağmen, kalan kısımları rahatça çözebildiğimi, İngilizcesini doğrudan okumaktaki engelin de bu ilk paragraflardan kaynaklandığını gözledim. Yine de öyküler ilerledikçe barındırdıkları aksiyon sahneleri öyle sade, öyle dolaysız, öyle net ve hipnotik bir çekimle anlatılıyordu ki bunların Türkçeye aktarılmasının mümkün olamayabileceğini düşündüğüm anlar dahi oldu. İlk taslakların çevrilmesi yaklaşık bir yıl kadar sürdü.

İpin Ucunu Takip Ederek…

Robert Ervin Howard’ın 1936’da intiharının ardından, özellikle 1950’lerden sonra birçok yazar tarafından pastiş öykü ve romanlar yazıldı. Lyon Sprague De Camp, Linwood Carter, Bjorn Nyberg, Roland Green, Robert Jordan, Harry Turtledove, Andrew Ouffut, John Hocking, John Maddox Roberts, Leonard Carpenter, Sean A. Moore, Steve Perry, Poul Anderson ve Karl Edward Wagner ilk akla gelenler. Bunlardan Türkiye’de en fazla etkisi olan, Zaman Çarkı ile çoğu fantastik edebiyat okurunun beğenisini kazanan Robert Jordan’ın altı ayrı Conan romanı bulunduğunu hatırlatırsak, barbarımızın dünyanın başka kesimlerinde etkisinin ne kadar güçlü olduğunu anlamak da mümkün. Aynı zamanda karakterin Türkiye’de hak ettiği yeri bulamamış olmasının ne büyük bir eksiklik olduğunu da vurguluyor bu.

Fakat çeviri serüveni henüz o taraflara dönmedi. Howard tarafından yazılan Conan öykülerinin ilk taslak çevirileri sona ermek üzereyken, yazar öldüğünde yarım kalan çalışmalarının Lyon Sprague De Camp ve Linwood Carter tarafından tamamlanmış halleri elime geçti. Bunları okurken —ve çevirirken— külliyatın bu şekilde tamamlanabileceğini —yayınlamayı hâlâ düşünmüyordum, zira bu son öykülerin telif problemleri vardı— varsaymıştım ama öyle olmadı. Bu kez de Camp-Carter ikilisinin başka Howard öykülerinden Conan evrenine uyarlanmış öykülerinin de bu külliyat içinde yer almasının kaçınılmaz olduğu hissine boyun eğdim. Bir süre sonra Camp-Carter külliyatının tamamını da çevirmekten başka çare kalmadı.

Fakat en başta Howard’ın yarattığı hipnotik etkiye yakın bir anlatım bulamadan çalışmanın neticesinin alınamayacağına ilişkin problem hâlâ çözülmemişti. Howard, “Tanıdığı bazı kişilerin çeşitli özelliklerini bir araya getirerek Conan denilen amalgamı yarattığını” söyler. Bu cümlenin yazarın fiilen tanıdığı kişilerden, komşularından, tanıştığı insanlardan vesaire bahsettiğini düşünmüştüm. İlk Conan öyküsünün prototipi olan “Ben Bu Baltayla Hükmederim” adlı Kull öyküsünü çevirirken, “bazı kişilerin” tanıdığı kişilerden ziyade yarattığı kişiler olabileceği kanaatine vardım. Bu öyküyle ilk Conan öyküsü olan “Kılıçtaki Anka” öyküsü arasında, Weird Tales editörü Farsworth Wright’in reddettiği bir versiyon daha bulunur. Bu öykü özellikle içe dönük bir karakter yapısı sergileyen Kull’un ruh halini aynen Conan’a da aktarır. Fakat Aralık 1932’de Weird Tales’te yayınlanan versiyon, Conan öykülerinin temelini oluşturan karakterin ta kendisidir.

GÖZ ATIN  Çevirmenin Çemberi: Hava Uyanıyor

Kull bilge, merhametli, korkusuz ve içe dönüktür. Oysa Conan Fil Kulesi adlı derlemede yer alan “Kara Kıyıların Kraliçesi” öyküsünde açıkça ifade edildiği üzere “uygarlığın safsatalarından bihaber, çocuk kadar saf” biridir. Merhamet erdemleri arasında ilk sıralarda yer almaz. Çeşitli Howard öyküleri arasında debelenirken, Norman-Kelt karışımı maceracı Cormac FitzGeoffrey’de, Howard’ın diğer Conan’ı yaratırken birleşimi oluşturduğu başka bir karakteri de bulmuş oldum. Semerkant Beyi öyküsünde Timur, Siyah Cathay’ın Kızıl Kılıçları öyküsünde Cengiz Han, özellikle de Tiberias Arslanı öyküsünde anlatılan, Musul ve Halep’in Selçuklu Atabeyi, Zengi hanedanının kurucusu I. İmadeddin Zenghi, Conan amalgamının çeşitli parçalarını oluşturur.

İsimler, Deyimler, Tamlamalar… Problemli Bir Alan…

Bu öykülerin çevirilerini yaparken, yeni bir seriye başlamadan evvel, Conan külliyatının taslaklarını yeniden gözden geçiriyordum. Tüm süreç tamamlandığında belki beş kere yeniden elden geçmiştir Conan öyküleri. Şimdi bakıyorum da durduk yere bir Howard uzmanına dönüşmeye başlamışız.

Fakat ne kadar teferruata hâkim olursanız olun, bir yerde çevirmenin tercihi olan konularla karşı karşıya kalıyorsunuz. Özel isimleri yazılışlarıyla mı yazacaksınız, okunuşlarıyla mı? Aslında en baştan orijinallerini yazıp, sonra bunları Türkçe okunuşlara çevirmek niyetindeydim. Arada internette bulunabilen sesli Conan öykülerini dinleme imkanı buldum. Orada bizim Ali Recan büyüğümüzden kalma Kimmerya ülkesinin ismi —yazılışı Cimmeria’dır— Simmerya olarak bahsediliyordu. Sonra televizyonda yayınlanan dizi filmde Conan’ın Simmerialı diye anıldığını hatırladım. Yine de eğer Türkçe okunuşları yazmaya karar kılmış olsam, tüm bunlara rağmen bile Kimmeryalı olarak çevirmek niyetindeydim.

Fakat tek problem Cimmeria-Kimmerya-Simmerya meselesi değildi. Conan isminin yerine Konan yazmayı göze almak da gerekiyordu Türkçe okunuşları yazabilmek için. Yüksek sesle hiç ifade etmediğim bir ‘Konan-Konmayan’ esprisi zihnimin koridorlarına bu esnada girdi büyük ihtimalle. Neticede Conan’ı da orijinal haliyle bırakmaya karar verdim.

İnanın her çözüm, tüm metnin üstünde geçerli olamıyor. Neticede çeviri teorisi falan okumuş değiliz ama bazı konularda teorik bilginin de yol gösterici olabileceği şüpheli. “Ay Işığında Gölgeler” öyküsü Shah Amurath diye Hyrkanialı bir vali ve Conan arasındaki bir kapışmayla açılıyor. Buradaki “Shah” bildiğimiz Şah olduğundan onu çevirdim ancak Amurath’ı Murat diye karşılamak sınırları fazla zorlamak gibi geldi. Bu yüzden Şah Amurath oldu. Aynı şekilde Demir İblis’te Jehungir Agha’yı da Jehungir Ağa olarak çevirdim. Zira buradaki unvanlar doğruca çevirinin hedef metninin bulunduğu kültüre aitti.

Kimi yerlerde özel isimlerin kimini hayli serbestçe kullandığımı daha sonradan fark ettim. Mesela “Kara Nehrin Ardında” öyküsünde “Thunder River”ı Fırtına Nehri olarak değil, Thunder Nehri olarak bıraktım. Aynı öyküde Black River’ı ise Kara Nehir olarak çevirdim. Bunun nedeni, aynı öykünün çizgi roman versiyonunun çevirisinden kalma bir kulak alışkanlığı olsa gerek. Kafatası Deresi de tümden Türkçeye çevrilenler arasında yer aldı. Yine de kural olarak, böyle birkaç istisna dışında tüm ülke ve yer isimlerini olduğu gibi bırakmanın daha uygun olduğu sonucuna vardım.

Deyimler ise bir başka mesele… Fil Kulesi’nin başında Kothlu hırsız havaya bir “slobbery kiss” gönderir. İlk çeviri versiyonunda bu “ıslak bir öpücük” şeklinde çevrilmişti ama sonra bunun asıl kavramın ancak kenarından geçtiğini düşünerek, daha yakın olan “vıcık vıcık bir öpücük” olmasında karar kıldım. Fil Kulesi aynı zamanda “shining shards”a dönüşerek çöker. Bunun “ışıltılı kırık parçalar” diye çevirmek de aynı şekilde yüzeyden geçecekti, bunu da “tuzla buz olarak çöktü” şeklinde karşılayarak çözmeye yaklaştım.

GÖZ ATIN  Çevirmenin Çemberi: Geliş

Mesela, birkaç yerde “elements” tarafından yıpratılan kaldırımlar veya duvarlardan bahsediliyor. Bunun en yüzeysel çevirisi “unsurlar” olacaktı. Buna bugünlerde “doğanın unsurları” diyoruz. Hani eskiden tüm maddenin oluştuğuna inanılan hava, ateş, toprak su dörtlüsü. “Doğanın Unsurları, Doğa Unsurları” gibi kavramlar bir edebi çeviride öyle sırıttı ki kendim bile beğenmedim. Bunun yerine dedelerimizin kullandığı kavrama, yani “Anasır-ı Erbaa”ya dönüş yaptım. Nihayetinde bunun yabancı bir kelime olduğunu düşünenlere, “unsurlar” denildiğinde bu kavramdan daha uzakta kaldıklarını hatırlatmak isterim.

Dil olarak Öztürkçe, Türk Dil Kurumu Türkçesi, Osmanlıca falan diye ayrımlara girmedim. Mesela “heart” sözcüğü kimi yerde “yürek” kimi yerde “gönül” olarak çevrildi. “Sabah Rüzgarı” diye çevrilecek tamlamayı “Seher Yeli”ne dönüştürdüm.

Bir şey daha… İsim tamlamalarında yeri geldiğinde belirtili isim tamlamaları kullandım ama sadece mecbur kalınca. Çoğu yerde, özellikle de cins isimlerin kullanıldığı belirtisiz isim tamlamalarının daha etkin bir anlatım sağladığı kısımlarda bu şekilde çevirmenin Howard’ın dolaysız anlatımına biraz daha yaklaşmamı sağladığını epey debelendikten sonra algıladım. “Heart of Ahriman” bu yüzden “Ahriman’ın Yüreği” değil, “Ahriman Yüreği” oldu mesela.

İngilizce ve Türkçenin birbirine ters cümle öğeleri konusuna gelince, her çevirmenin yapması gerektiğine inandığım şeyi yaptım. Kimi zaman İngilizce cümlenin sonuna gelen cümle parçacığı sonraki cümlenin girizgahını etkiliyor. Bu yüzden yeri geldiğinde devrik cümle kullanmak veya cümlenin anlamını korumak kaydıyla virgül veya noktalı virgül kullanarak ayırmaktan çekinmedim. Kimi kaynaştırma sözcükleriyle aradaki anlam aktarımını sağlamaya çalıştığım da olmuştur.

Tüm bunlar bir kerede olmadı. Acemi Çevirmen Adayı, Conan külliyatı beş kere gözden geçirildiyse, her seferde yeni bir bakış açısıyla işe girişti. Hâlâ gözden geçirirken, şöyle olsaydı dediği yerler var mıdır? Mutlaka ama pişen bir yemeğe sonradan tuz eklemenin sonuçları, ilk başta elde edilenden daha kötü olabileceğinden, bir noktada durmak da gerekir, değil mi?

Doğruya Giden Dolambaçlı Ama Emin Yol: Dış Okumalar… Eleştiriler

Conan hakkında makaleler de çevirmeye mecbur kaldık bu arada. Bunlar telif problemleri nedeniyle yayınlanan versiyonlarda büyük ihtimalle yer almayacaklar. Dale Rippke’nin “Conan hakkında bildiğinizi sandığınız her şey neden yanlıştır?” alt başlığını taşıyan “Conan’ın Tao’su” makalesi, karakterin sadece daha önce yaratılmış başka karakterlerin bir bileşkesi olmadığını, aynı zamanda tamamen farklı bazı özellikler taşıdığını da anlamamı sağladı. Sonra Patrice Louinet’in “Hyboria’nın Yaradılışı” başlığını taşıyan, Howard’a ulaşırken yaşadıkları, okudukları, etkilendiklerini anlatan başka bir makalede de karakteri daha iyi anlama imkanı edindim.

Rippke’ye göre Conan doğada yaşayan, medeniyet denilen kurallar dizgesi sonucunda kendine yabancılaşan insanın dışında bir yaratıktır. Tamamen doğaya aittir. Howard’ın etkilendiği yazarlar arasında yer alan Jack London’un “Vahşetin Çağrısı” ve “Beyaz Diş” romanlarını bu yüzden yeniden okumak iktiza etti. Gerçekten de doğada yaşayan bir varlığın insanların arasında yürüttüğü varoluş biçimini anlatan London öyküleri, Cimmeria diye insanların kurtlarla aynı varoluşu paylaştığı coğrafyadan, sofistike Hyboria diyarına altın ve güç arayarak gelen Conan’ın öyküsüyle büyük bir paralellik arz ediyor. “Kara Nehrin Ardında” öyküsünde Howard’ın “talihin bir kaprisi sonucu av köpekleri arasında koşmaya mecbur kalan kurt” diye tanımladığı ve “bunun için daha az kurt olmayacağı” vurgusunu yaparak tanımladığıdır Conan. London’un “Bembeyaz ıssız ovada tek yaşayan canlılar onlardı,” diye bir ifadenin bulunduğu paragraf, yapısal olarak “Buz Devi’nin Kızı” adlı öykünün ilk paragraflarından birinin dengidir. Orada da Conan ve Kuzeyli savaşçı ölülerle kaplı, bembeyaz bir ovada yaşayan tek canlılardır.

GÖZ ATIN  Çevirmenin Çemberi: Kuzeyin Derinliklerine Giden Dar Yol

Her aşamada Conan öyküleri anlatım özellikleri açısından Türkçeye biraz daha uyumlu hale getiren düzeltmelerden geçti. Sonra bir yıl kadar Howard öyküleri çevirmeyi bıraktım. Öykülerin bir bölümünü Çizgi Diyarı forumunda paylaştım. Burada beklemediğim ölçüde olumlu, kimilerinden çok duygulandığım tepkiler aldım. Sürekli telefonda görüştüğümüz Çizgi Diyarı forumunun kurucusu merhum Profesör Haluk Yücesoy ve aynı forumun yöneticilerinden Murat Erengül’ün ısrarlarına hep buna enerjim ve param olmadığı karşılığını verdim. Profesör Haluk Yücesoy’un beklenmedik vefatı, kendisinin kaybı kadar, istediği bir şeyi gerçekleştirememiş olmanın burukluğunu da yaşattı bana. Keşke Conan’ın yayınlandığını görebilseydi. Bu yüzden ilk cildin çevirmenin önsözü bölümünde Yücesoy’un ismini anmadan geçemedim.

Çeviri sürecinde Kull öykülerinin tamamını, Bran Mak Morn —kitaplar insanı başka kitaplara götürür; bir Kull macerası aynı zamanda Bran Mak Morn macerası olduğundan bu karakter de Türkçe konuşmaya mecbur kaldı— öykülerinin tamamını, Howard’ın tarih öykülerinin büyük bölümünü, Lyon Sprague DeCamp, Lin Carter ve Björn Nyberg üçlüsünün yazdığı tüm Conan öykü ve romanlarını, en sonunda da Turlogh dubh O’Brien öykülerinin tamamını çevirdim. Conan ve Kull öykülerinin tamamı son halini aldı. Bran ve Turlogh’un son bir kez daha gözden geçirilmeye ihtiyacı var. Bugünlerde Thomas Wolfe üzerinde çalışmaktayım. Solomon Kane öyküleri zaten Türkçe olarak yayınlandığından, o kitabı da okumuş olduğumdan, bu karakterle —en azından şimdiye dek— hiç ilgilenmedim.

2018 yılı, ekim ayı başlarında diye aklımda kalmış. Gece Kitaplığı’nın kitapları ücretsiz bastığına dair bir sosyal medya ilanı gördüm. Pek de inanmadan çeviri eser yayınlayıp yayınlamadıklarına ilişkin bir mesaj yazdım. Telefon numaramı istediler. Yazdım, on dakika içinde yayınevi sahibiyle görüştük. Howard’ın Conan külliyatını gönderdim. Editör Tolga Bey bunun üçe bölünmesinin daha doğru olacağını söyledi, bu yüzden üç cilt olarak karar kılındı. İlk Conan kitabının basımı kasım ayının son günlerinde tamamlanmıştı, ikinci cildin yayını için birincinin belli bir mesafe alması gerekiyor. Şubat diye öngörmüştük ama sanırım Mart ayını bulacak ikinci cilt. Üçüncü cildi de ondan dört ay kadar sonra yayınlanır diye ümit ediyorum.

Üçüncü cildin sonunda Conan karakterinin oluşmasında ara güzergahlar olan Karanlığın Halkı ve Kılıçtaki Anka’nın reddedilen versiyonu da yer alacak. Conan öyküsü olarak bu seçkide boy gösteren “Buz Devinin Kızı” öyküsünün başka bir karaktere uyarlandığı bir öykü çevirisi de olacak. Ayrıca, bir kazı alanında Hyboria Çağı’ndan kalıntılar arayan bugünün iki karakterinin arasındaki bir diyaloğu anlatan bir fragman da yer alıyor.

İlk ciltte aldığımız tepkiler, kusurlardan ziyade elde edilen sonuçtan sevinci ifade ediyor. İmkan olursa Kull, Bran Mak Morn, Turlogh dubh O’Brien, Cormac FitzGeoffrey ve diğer doğu öyküleri de yayınlansın isterim. Kendim çevirdiğim için değil, her birinin okunmaya değer karakterler olduğuna inandığım için. Fakat bu Conan’ın alabileceği mesafeyle ilgili elbette. Bana sorarsanız, Conan’ın kılıcı kendine Türk fantastik okuru nezdinde bir yer açamazsa diğerlerinin kendisine bir yol bulması hayli güç olacaktır. Ama Conan’ın bu yolu açacağına da inanıyorum.

Ayrıca, Conan öykülerine verilen tepkilerin büyük oranda sonraki çalışmalara da kılavuzluk edeceğine inancımı hiç yitirmedim.

Hüseyin Aksakal

  • 80
    Shares




Siz de Kayıp Rıhtım'da konuk yazar olabilirsiniz! İletişim: info@kayiprihtim.com

Çevirmenin Çemberi: Conan için 4 yorum

  1. Çok güzel bir yazı olmuş. Çevirmene sonsuz teşekkürler. Umarım diğer karakterlerin hikayeleri de basılma fırsatı bulur. Robert E. Howard çok özel bir yazar.


  2. mit dedi ki:

    Elinize sağlık Hüseyin Bey, doyurucu ve okuması keyifli bir yazı olmuş. Bir çevirmenin geçtiği yolları gayet güzel açıklamışsınız. Okurken bazen kendi ilk yıllarımı görür gibi oldum :slight_smile:

    Çevirdiğiniz terimlerin bazıları konusunda size katılamasam da (Thunder Nehri gibi), bazılarında da hak verdim. Özellikle Conan’ı daha iyi anlayabilmek için diğer yazarları da okuyup çevirmeye başlamanız takdir edilesi. “Konan-konmayan” esprisine de ayrı güldüm :smiley:

    Tekrardan elinize sağlık.


  3. Gurlino dedi ki:

    Nefis bir yaz gerçekten. Ellerinize sağlık. Araştırmalarınızın derinliği inanılmaz. Ben bu yazıda kayboldum siz masa başında kimbilir neler yaşadınız… Wikipedia’da bağlantılar arasında kaybolmak gibi bir şey olsa gerek. Sanırım buradaki önemli nokta hedeften sapmamak. Siz de bunu başarmışsınız gibi görünüyor.

    @mit’in belirttiği Thunder Nehri özelindeki eleştiriye aynen katılıyorum. Okurken karşıma çıksa garipserdim sanırım. Daha önceki çevirilerde o şekilde kullanıldı diye bir kez daha aynısının kullanılmasına gerek yoktu düşüncesindeyim.

    Başarılarınızın devamını dilerim. Çeviri sürecinizi bizimle paylaştığınız için de teşekkür ederim.


  4. Tombaz dedi ki:

    Thunder Nehri konusundaki eleştiri doğrudur. Bu yüzden “Serbestçe” ifadesini kullandım. O da nazar boncuğumuz olsun. Yine de en başta serbestçe düşündüğüm bu ismi yeniden enine boyuna düşündüm de yine içinden çıkamadım. “Thunder River” sözcüğünün akustiğine dikkatinizi çekerim. “Gökgürültüsü Nehri” deseniz o akustik gidiyor. “Fırtına Nehri” akustiği karşılıyor ama anlamı tam karşılamıyor. Bilmem çizgi roman çevirisi yapan arkadaşlar da böyle mi düşündü?

    Çeviri benim için bir hedef değil, bir araç. Bir eseri çevirmek suretiyle kendiniz eser sahibi olmuyorsunuz. Yani yasalar çevirmeni çevirinin eser sahibi sayıyor ama asıl eser sahibi ne olursa olsun yazarın kendisidir. Çeviriye başladıktan sonra çevremde gördüğüm her şeye daha farklı gözlerle bakabildiğimi, bu işin kişisel gelişim anlamında çok fazla semeresi olduğunu fark edince devam ettim. Bu çerçevede,–yayınlansın isterim ama–hiç yayınlanmayacak olsa bile çeviri yapmayı sürdürmem gerektiğine inanıyorum. Yukarıda da izah edildiği üzere Conan’ın yayınlanması bir çeşit “Kaza”, anlık bir kaprisin beklenmedik sonucudur.

    Geri dönüşümlerde, ufak tefek kusurların–klavye hataları, düzeltmeler esnasında değişen bazı cümlelerdeki anlamı değiştirmeyen bozukluklar filan-- görmezden gelinerek çalışmanın geneline odaklanıldığını görmek çok sevindirici. Başkalarının yaptığı çevirileri okurken ben de aynısını yapıyormuşum da farkında değilmişim. Şahsıma geri dönüşlerin inanılmaz cesaret verici olması, şahsımın yeteneğinden ziyade Conan severlerin gönlünün büyüklüğünden kaynaklanıyor kesinlikle.

    Selamlar…


Çevirmenin Çemberi: Conan

Conan külliyatının ilk cildini bizlerle buluşturan Hüseyin Aksakal, kitabın çeviri macerasını, yaptığı derin araştırmaları ve çok daha fazlasını sizler için anlattı.

  • 80
    Shares

 

 

Başa dönün
Daha fazla Kayıp Köşeler
Yazarının Kaleminden: Ölü Dalgıcın Sonbaharı

Kayıp Rıhtım'ın en eski isimlerinden ve genel yayın yönetmenlerinden Onur Selamet, ilk öykü kitabı "Ölü...

Kapat