Çevirmenin Çemberi: Kara Prizma

Epik fantastik türündeki Işıkyaratan Serisi’nin ilk kitabı olan Kara Prizma’nın zorlu çeviri hikâyesi huzurlarınızda.

Bilimkurguyu çok severim. Ama ben bu işe, yani çevirmenliğe fantastik edebiyat sevdasıyla başlamıştım. Yazdığım hikâyeler ve kitaplar da çoğunlukla fantastik üzerine kuruludur zaten. Fakat her ne hikmetse bir noktada yolum bilimkurguya saptı ve arka arkaya bu türde kitaplar çevirmeye başladım. Silo, Ender’in Gölgesi, 2312, Geliş… Asimov’un Galaktik İmparatorluk üçlemesi falan derken bu birkaç sene böyle devam etti. Sonunda bir gün Alican Saygı Ortanca’yla yeni çevirimin ne olması gerektiği hakkında konuşurken, kendisinin arka arkaya saydığı bilimkurguların ardından tüm iş adamı ciddiyetimle, “Yiteeeer yea! Yiter! Fantastik yok mu fantastik!” diye hönkürmem sonucunda kendimi Kara Prizma ile bakışırken buluverdim. 725 sayfacık zarif (!) endamıyla gözlerimi her anlamda yuvalarından uğratıverdi kendisi. “Sen miydin fantastik isteyen? Al sana fantastik!” diyordu âdeta bana. Çeviri süresi de sayfa sayısıyla doğru orantılı oldu elbette ve beş-altı ay boyunca cebelleştim kendisiyle.

Kara Prizma büyünün sihirli sözcükler ve asalar yardımıyla değil de ışığın farklı tayflarının kullanılmasıyla yapıldığı bir dünyada geçiyor. Bu dünyada yaşayan ve genellikle renkli gözlü olan insanlardan bazıları ışığın belirli bir tayfını alıp onu istediği gibi şekillendirebiliyor. Buna “lüksin” deniliyor. Örneğin kırmızı lüksin yanıcı özelliğe sahipken süperviyole ise görünmez. Ancak herkes her ışığı kullanamıyor ve buna göre sınıflara ayrılıyorlar. Kırmızılar, maviler, sarılar… İki rengi bir arada kullanabilen bikromlar da var, üç renge birden hükmedebilen polikromlar da. Her nesilde tüm renkleri kullanabilense tek bir kişi var, o da ülkenin hükümdarı ve dini lideri olan Prizma. Yani bu evrendeki en güçlü kişi.

Romanımız dönemin Prizma’sı Gavin Guile’ın başından geçenleri anlatıyor. Onun yanı sıra eskiden Gavin’in nişanlısı, şimdilerdeyse bir Kara Muhafız olan yetenekli savaşçı Karris Beyazmeşe ve Kip adındaki küçük bir öksüz de kitabın diğer iki kahramanı. Kara Prizma bu üç kişi arasında dönüşümlü olarak değişerek bizlere yepyeni bir fantazya diyarında epik bir macera sunuyor.

En Zor Kısmı

Açık konuşmam gerekirse Kara Prizma’nın çevirisinde beni zorlayan kısımların sayısı çok fazlaydı. Brent Weeks gerçekten de gayet orijinal fikirlere sahip bir yazar ama iş bunları kâğıda dökmeye geldiğinde akıcılık anlamında çok da iyi bir iş çıkaramamış maalesef.

Kitaptaki başlıca sorun isim ve kelime tekrarlarının inanılmaz fazlalığıydı. Tek bir cümle içerisinde aynı karakterin ismi iki-üç kez, aynı kelimeyse üç-dört kez geçebiliyor. Bu da o cümleyi düzgün, okunaklı bir şekilde Türkçeleştirmeyi aşırı derecede zorlaştırıyor. Gerçi bu her Çevirmenin Çemberi yazımda yakındığım bir şey hâline gelmeye başladı. Ama Kara Prizma bunun üst noktasıydı diyebilirim. Gereksiz yere sızlanmadığımı görmeniz için size birkaç örnek vereyim:

“He ran about as fast as Sanson would run if Sanson carried another Sanson on his back.”

Bunun birebir çevirisi şu: “Eğer Sanson sırtında başka bir Sanson daha taşısaydı Sanson’ın koşacağı kadar hızlı koştu.” Şimdi… Eğer bu kitap Otostopçunun Galaksi Rehberi gibi mizahi bir kitap olsaydı bu cümleye bayılır, kahkahalarla güler ve zevkle bu şekilde çevirirdim. Ama bu öyle bir kitap değil… Yer yer mizahi şeyler olsa da son derece ciddi bir fantastik edebiyat romanı var karşımızda. Üstelik bu cümle de aksiyonun iyice tavan yaptığı, kahramanlarımızdan birinin ölümle burun buruna geldiği bir yerde geçiyor. Başka bir tane daha:

“How easy everyone else seemed to find it to find someone who liked her.”

“Find it to find” kısmına dikkatinizi çekmek istiyorum. Bunun tam tercümesi de, “Başkaları kendilerinden hoşlanan birini bulmayı ne kadar da kolay buluyordu,” oluyor. Bir tane daha:

“Cut square to fit the square hole in the middle of danars.”

Danarların ortasındaki kare şeklindeki deliğe uymaları için kare şeklinde kesilmişlerdi,” oluyor bu da. İsim tekrarlarından da bir kuple sunayım, tam olsun:

“Adın ne?” diye sordu Kip’e.
“Kip,” dedi Kip.
“Peki Kip.”

Hadi tüm bunları geçtim, aynı şeylerin tek cümlede arka arkaya yazıldığı yerler de vardı:

“Oğlan tepenin zirvesine yaklaşırken tepenin zirvesinde hareket başladı.”

“Surlara saldıran adamlar eninde sonunda savunmanın zayıf noktasını bulacaktı ama o zamana dek surlara saldıran adamlar ölmeye devam edecekti.”

İşte Kara Prizma boyunca sürekli bu tür şeylerle uğraşmak zorunda kaldım. Aksi takdirde eserin Türkçe çevirisi tam bir tekrarlar yumağından ibaret oluyordu. Abarttığımı ya da işgüzarlık yaptığımı düşünebilirsiniz. Kitabın aslı nasılsa öyle çevirmem gerektiğini de savunabilirsiniz. Ama ben altında imzam olan bir çevirinin mümkün olan en akıcı ve en anlaşılır biçimde okurlarla buluşmasına özen göstermeye çalışıyorum her zaman. Ek olarak, hep söylediğim gibi, beni tanımayan ortalama bir okur suçu asla New York Times Bestseller listelerine girmiş bir yazarda bulmaz. Çevirmen çevirememiş, batırmış der. Nereden bilecek ki?

Beni zorlayan bir diğer şeyse bir sahnede aynı anda ikiden fazla kişinin olduğu anlardı. Brent Weeks böyle sahnelerde ne zaman kimin konuştuğunu açık bir şekilde belirtmekte biraz yetersiz kalmış. Dolayısıyla çeviri sırasında da kim konuşuyor, kiminle konuşuyor, o da kim oluyor, sen kimsin, kim bunlaaaar??!… diye Sezen Aksu’ya bağladığım çok oldu. O kısımlarda da isim eklemelerinde bulundum. Hep çıkarıyordum, bu sefer ekledim anlayacağınız 🙂

Hele birbirinin yerine geçen iki karakterin karşılıklı konuştuğu bir bölüm vardı ki düşman başına. O kısımlarda yaşanan diyaloglar aşağı yukarı şöyleydi:

“İşte şimdi tam bana benzedin Ahmet,” dedi Ahmet.
“Umarım bu plan işe yarar Ahmet,” dedi Ahmet.
“Merak etme Ahmet,” dedi Ahmet.

Şaka yapmıyorum, vallahi çok ciddiyim. Gülmesenize yaa! Şurada iki dakika sizinle acımı paylaşayım dedim, kıkır kıkır gülüyorsunuz. Öhöm! Neyse… Ayrıyeten yazarın satır başı yaptığı ama önceki diyaloğu, konuyu vs. aynen devam ettirdiği yerler de vardı. Böyle kısımlarda da satır başını yok sayıp paragrafları birleştirdiğim, böylece konu ve diyalog devamlılığını sağladığım yerler oldu.

Son olarak, kitabın sonundaki 30 sayfalık eklere ve sözlüğe buradan saygı ve sevgilerimi iletiyorum. “Çevirim bittiieee!” diye sevinmeye kalmadan ekstraları görüp erkekler ağlamaz sözünü boşa çıkarmam bir oldu. Varın, gerisini siz tahmin edin…

Satır Aralarında Gizlenenler

Kara Prizma bugüne dek en çok inisiyatif aldığım çevirilerimden biri oldu sanırım. Mesela kitapta geçen yer isimlerinin büyük bir çoğunluğunun okunuşunu Türkçeleştirdim. Örneğin Abornea yerine Aborneya, Atash yerine Ataş, Paria yerine Parya isimlerini tercih ettim. Conan çevirilerinde Cimmeria yerine Kimmerya, Aquilonia yerine Akilonya yazılması gibi gibi…

Kitapta ışığı emip büyü yapan kişilere normalde “drafter” deniyor. Yani emici. Lâkin bu kelimeyi böyle çevirdiğimde, “Işık emici ışığı emdi,” gibi cümleler ortaya çıkıyordu. O nedenle bu noktada Aslı Dağlı ve Yaprak Onur’la Altın Kızlar’ı oluşturup (evet, ne var?) uygun bir kelime üstünde bayağı kafa patlattık. Karşılıklı sarf edilen birçok edepli sözcüğün ve sevgi dolu darbelerin ardından “ışıktar” kelimesinde karar kıldık. Alican’dan da onayı kapınca o şekilde devam ettim.

Kitapta Rekton Kasabası’nın valisine “Alcadesa” deniyordu. İspanyolcada kadın belediye başkanı anlamına geliyormuş. Bunun yerine de eski Türkçede yakın bir anlama gelen “Şehredâr” kelimesini kullanmayı uygun gördüm.

Romanın ilk bölümlerinde, İsabel adlı genç bir kızın isminin arada sırada “İsa” olarak kısaltıldığı yerler vardı. E hâliyle onları öyle kısaltamadım. “İsa, kızım!” gibi biz Türk okurların ister istemez gülmesine neden olan şeyler çıkıyordu çünkü ortaya. Tüm “İsa”lar sadece “İsabel” olarak yazıldı bu yüzden.

Kitabın geçtiği evrende din adamlarına “luxiat” deniyor. Lüksin (ışıktan elde edilen büyülü madde) kelimesinden türetilmiş bir isim bu. Burada hem “lüks” (lux) harflerini içeren hem de din adamı çağrışımı yapan bir şey bulmam gerekiyordu. Eh, imam ya da hoca ile alakalı olamayacağı açık (Lüks-İmam diye çevirdiğimi düşünsenize… Kafirlik!) Bayağı bir kafa yorduktan sonra en sonunda ilahiyatçıdan yola çıkarak “lüksiyatçı” şeklinde çevirmeye karar verdim bunu da. Beğenmeyenler Brent Weeks’i dava edebilirler…

Genç Kip romanın bir noktasında ışıktarlar hakkında bilgi edinirken bir grubun neden cezalandırıldığını öğrenmek için, “Peki onları neden bir çitin üstüne yatırıyorlar?” gibi bir soru soruyor. Aslında tam olarak böyle sormuyor da… Nasıl anlatsam şimdi bunu size? Yani öyle bir şey söylüyor ki “birine arkadan sahip olmak” manasına geliyor. Ama aslında kastettiği şey birini bir çitin üstüne yatırıp kıçına kemerle vurmak. Yazar burada bir kelime oyunu yapmış. Kip deyimleri karıştırıyormuş gibi göstermeye çalışmış. O nedenle sanki Kip “dizine yatırmak” deyimini “kucağa oturtmak” ile karıştırmış gibi gösterdim ben de. İlgili paragrafa da küçük bir cümle ekleyerek bu karışıklığı bir şekilde çözüverdim.

Işıktarlık dersleriyle ilgili bölümde, öğretmenin “irade”nin (will) öneminden bahsettiği noktada öğrencilerden biri (Bkz. kim olduğunu söylememek için takla atan çevirmen kişisi) “Who is this Will, and how do we stop him?” (Kimmiş bu Will ve onu nasıl durdurabiliriz?) şeklinde bir espri yapıyor. Yani will (irade) kelimesini Will ismiyle karıştırmış gibi yapıyor. Burada da irade-iade kelimelerinin benzerliğinden yola çıkarak, “Kiminmiş bu iade ve onu nasıl teslim edebiliriz?” şeklinde bir çeviriye gittim.

Son olarak sevgili editörüm Setenay Karaçay’ın hayat kurtaran dokunuşundan söz edeyim sizlere. Bir bölümde ışıktarlardan biri önündeki on seramiğe bakarak üzerlerinde yazılan görünmez harfleri okumaya çalışıyor. Ama bunu nasıl yapacağını bir türlü bulamıyor. En sonunda ne yapması gerektiğini akıl ettiğinde karşısına “Nicely done,” sözü çıkıyor. Ben bunu otomatik olarak “Bravo” olarak çevirmiştim. Halbuki burada çok önemli bir nokta var; on seramik olduğuna göre ortaya çıkan kelimenin on harften oluşması gerekiyor. Ama ben bunu atlamışıııııım… Valla ne yalan söyleyeyim, hiç aklıma da gelmedi hani. Neyse ki Setenay durumu şip diye görmüş, şak diye çözmüş. Nasıl mı? Bravo yerine “Aferin sana” yazarak. Kendisine buradan kocaman teşekkürler. Tabii Emre Aygün’e de öyle…

Bitirmeden önce kitaptaki, “Aferin, Kip”, “Evet, Lord Prizma” ya da “Ruthgralı’sın” gibi ibarelerdeki virgül ve kesme işaretlerinin bana ait olmadığını belirtmek isterim. Sonra bana, “Burada durmadan ahkam kesiyorsun, o virgül oraya konmaz diyorsun ama aynı şeyi sen de yapmışsın,” demeyiniz 🙂

Of, yoruldum yahu! 700 küsur sayfa olunca yazacak ve anlatacak şeyler de çok oluyor hâliyle. Buraya kadar okuma zahmetine katlananlar varsa hepinize teşekkür ederim. Ve umarım Kara Prizma’yı keyifle okursunuz. Darısı ikinci kitabın başına…

Editör
Yirmi yılı aşkın bir zamandır fantastik edebiyat, bilimkurgu, çizgi roman ve bilgisayar oyunlarıyla haşır neşir oluyor. Fantastik edebiyat alanında dört basılı kitabı bulunan yazar, Kayıp Rıhtım'ın yanı sıra Oyungezer dergisinde de serbest yazar olarak çalışmakta, çeşitli yayınevlerinde çevirmen ve editör olarak görev almaktadır.

Çevirmenin Çemberi: Kara Prizma için 9 yorum

  1. Vay canına! Başlığı ‘Kitapta çevirmen faktörü neden önemlidir?’ de yapabilirdiniz… Elinize emeğinize sağlık. Kitabı sevemediğinizi düşünüyorum, bizler sevelim diye kendinizi feda etmişsiniz sanki. :joy: İlk kez bir kitabı okumadan kitabı seversem çevirmeni sayesinde seveceğime eminim. Devamında umarım ilk kitaptaki güçlüklerle karşılaşmazsınız. Kolay gelsin.


  2. İtiraf ediyorum okurken baya kıkırdadım. Ama lütfen kızma @mit, neyle uğraştığımı biliyorsun biraz kıkırdamaya ihtiyacım var. :blush:
    Çeviri için de, çember yazısı için de ellerine ve kalemine (klavyene?) sağlık! Merak ettirdin kitabı!


  3. mit dedi ki:

    Valla şunu anladım artık, bir insanın çevirdiği kitabı çok sevmesi nadirdir. Genellikle sinir olarak geçiyor günlerimiz :slight_smile: Başlıktaki çember o çelik çomakla çevrilen çember değil zaten, bildiğiniz “daralan” çember. Çevirmen familyası olarak darlanıyoruz :smile: Çok teşekkürler…

    Kızayım diyorum da Hiperborya’daki hiperaktif arkadaşlarımın hiperbolleri geliyor aklıma, vazgeçiyorum :stuck_out_tongue: Çok çok kolay gelsin arkadaşım. Ve teşekkürler.


  4. Agape dedi ki:

    Bu konuda kendim adına teşekkür ederim. Sırf bu sebeple okurken resmen gözüme kan oturan kitaplar var. Panda gibi bir sağa bir sola debelendiklerim var. Son zamanlarda yazarların bu isim tekrarlarını çok yaptığını düşünüyorum. Bu konuda nasıl düşünmeliyiz emin değilim…

    Yukarıdaki gibi bu konuda benim kafamı kurcalayan ikinci etmen. Bazen çevirilerde de açıklık getirilmediği için geriye dönüp sırayla sayıyorum ama tutmuyor. Aynı kişi arka arkaya konuşuyormuş meğerse. Tabii bunu da üç-dört defa okuyarak fark edebiliyorum. Bu da eserden aldığım zevki baltalıyor.

    :rofl: Kafamda deli görüntüler var. :smiley: İlk görüntü Adnan… :sweat_smile:

    Bu kısım biraz kafamı kurcaladı. :thinking: Buradaki “lux” ışık anlamında kullanılmamış mı? Kitabın içeriğinde yani “lüks” ile doğru orantılı bir anlam mı var yoksa ışık ile mi orantılı? Ben ışık ile doğru orantılı olduğunu düşünüyorum. Kelime kökeni olarak ışık,ışıma,ışın,parlama vb. daha doğru olmaz mıydı? Tabii burada karar verecek olan sizsiniz. (Vermişsiniz de zaten :smiley: ) Ben sadece “meraktan” soruyorum. :grin: Gerçi “ışıktar” kelimesi de var kitapta. Belki karışabilirdi. “Işık emmi” demek de komik olurdu din adamı için. :rofl:

    Kitabı çok merak ediyorum. Tam benim seveceğim tarzda olduğunu düşünüyorum ama devamı gelmeden başına oturamayacağım. Biraz daha direneceğim. İkincinin çıkmasına yakın belki birinciyi okuyabilirim. Üçüncünün çıkmasına yakın da ikinciyi okumaya başlayabilirim. Çok dayanamadığımda böyle yapıyorum.

    Okurken çok eğlendim. Allah affetsin. (Siz de affedin.) Elinize, kolunuza sağlık. :vulcan_salute:


  5. mit dedi ki:

    Dediğiniz gibi, o kişiye göre değişir :slight_smile: Ben yaklaşık 20 yıl boyunca çok fazla fantastik kitap okudum. Yüzüklerin Efendisi üçlemesi, diğer Tolkien kitapları, Yerdeniz Büyücüsü, Elric serisinin altı kitabı, 15-20 tane Ejderha Mızrağı romanı, bir o kadar Unutulmuş Diyarlar kitabı, Ölüm Kapısı serisi, Harry Potter, Elantris, Kralların Yolu… diye gidiyor.

    Tüm bunlardan sonra David Eddings’in Belgariad’ını okuduğumda biraz hayal kırıklığına uğramıştım. Çünkü bir doymuşluk var artık ve benzer olay örgüsüne sahip eserleri (seçilmiş kişi büyük karanlık kötülüğe karşı) okumak beni tatmin etmiyor. O yüzden Kara Prizma’yı çok çok çok beğenmedim. Güzel kitaptı, kötü değildi ama çok yeni bir şey de katmadı bana.

    Öte yandan Emre Aygün (İthaki editörü) kitabı inanılmaz sevdi ve okurken çok eğlendi. Çünkü fantastik okuma aşkı içinde hâlâ yanıyor :slight_smile: Hâlbuki o benden çok daha fazla kitap okumuştur bu türde. Dediğimiz gibi, kişiye göre değişir. Şimdiye dek okuyanların çoğu memnun gibi. Yeni bir yazar, yeni bir evren… Kararınıza etki etmek istemem. En iyisi ilk üç bölümü okuyup kendiniz karar verin.

    Teşekkürler Agape :slight_smile: Ben bunu internet sayesinde kitap çıkarmanın yurt dışında kolaylaşmasına ve dolayısıyla yeni yazarların artmasına bağlıyorum. Stephen King, Ursula Le Guin ve Ray Bradbury gibi isimler kitaplarını bastırabilmek için ciddi emekler sarf etmiş, bol bol reddedilmiş ve bu yüzden yazdıklarını gözden geçirip kendilerini geliştirmek zorunda kalmış insanlar. Ama son 10 yılda yurt dışındaki çoğu yazar kitaplarını çok daha kolay bastırıyor.

    Brent Weeks de bu yeni yazarlardan biri. Henüz yolun çok başında ve Kara Prizma dördüncü kitabı. Kendisini geliştirmesi, daha çok çalışması gerekiyor. Ancak şu anda bile yazdıkları milyonlar satarken böyle bir şeye ihtiyaç duyar mı bilmem :slight_smile:

    “Lux” ışık anlamında, evet. Büyü kitapta ışık tayflarının şekillendirilmesiyle yapıldığı için “lux” kelimesinden türetilen bir sürü terim var. Mesela büyüyle yaratılan maddeye “luxin” deniyor. Büyü yapabilen soylular Luxlords olarak geçiyor. Din görevlileri de luxiat… Falan filan.

    Şimdi kitapta bir “light” var, bir de “lux.” Yazar bu iki kelimeyi ayrı ayrı terimler olarak kullanmış. Lux’ı genellikle büyüyle ilişkilendirmiş. Dolayısıyla ona sadece ışık diyemezdim, ya da demek istemedim. Lux yerine “akı” kullanmayı düşündüm önce, fakat onun tam karşılığı “flux.” Lümen desem, onun karşılığı da “lumen.” Ve bu iki terimin sonraki 4 kitapta karşıma çıkmayacağının garantisi de yok :slight_smile: Işıma, pırıldama, parlama gibi kelimeler de bol bol geçiyor ayrıca metinde.

    Öte yandan "lux"ın tam çevirisi, yani “lüks” bizim dilimizde var olan bir kelime. TDK’nın sözlüğüne bakarsanız “Aydınlatma ölçü birimi” şeklinde bir karşılığı olduğunu görebilirsiniz. O yüzden luxin kelimesini “lüksin” şeklinde çevirmeye karar verdim. Dolayısıyla kitapta “lux” ile başlayan envai çeşit isim, terim ve lakap da “lüks” ile bağlantılı olacak şekilde çevrildi ki hem tutarlılık olsun hem de aynı kökenden geldikleri anlaşılsın :slight_smile:

    Tekrardan teşekkürler.

    Teşekkürler Muzaffer :slight_smile: Işıktar aslında çok arada derede bir çeviri oldu. Kimisi çok sevdi, kimisi hiç beğenmedi. Harun (cemaziyel) mesela ta o günden beri “Cık, olmamış,” deyip duruyor. Hatta tam şu anda telefonumda “Olmamış,” diyen mesajları var :smiley:

    Lüküs ile ilgili yorumunun cevabı yukarıda. Gökteki Çakıl Taşı yazısı da aklımda :slight_smile: Teşekkür ederim tekrar.

    Çünkü “Well done,” değil, “Nicely done,” olacakmış o :smiley: Ezberden yazarsam böyle olur işte… Düzelttim, teşekkürler.


Çevirmenin Çemberi: Kara Prizma

Epik fantastik türündeki Işıkyaratan Serisi’nin ilk kitabı olan Kara Prizma’nın zorlu çeviri hikâyesi huzurlarınızda.

Başa dönün